Keyifle okuyun :)
22 Ekim Pazartesi, 2018
Yuva sandığım ev ortamım gözümde o kadar kararmıştı ki belli saatler arasında okulda bulunabilmek bir kurtuluştu. İkinci evimiz diye bahsedilen okul da gözümde öyle kararmıştı ki her gün okula giderken aslında sadece dışlandığım başka bir konuma geçtiğimin farkındaydım.
Sabahın erken saatinde durağa doğru yürürken önümden siyah bir Transporter geçti. Yan kapısındaki yazıya bakılırsa bu araç anaokulu öğrencilerini kaçak şekilde taşıyordu. Anaokuluna hiç gitmemiştim ama gitseydim eğer o da kötü anılarım arasında bir dönem gibi rafa kaldırılırdı.
Sevilmeme, dışlanma, hor görülme, zorbalıklar, haklarımı savunamamalarım…
Otobüse bindiğimde o mavi gözlü gençle beraber otobüsün en arkasına geçmiştik, en arkadaki bir kadın ineceğinde ve tesadüfi bir şekilde koltuk boşaldığında o mavi gözlü gençle göz göze gelmiştim, bu bir nevi oraya kim geçecek bakışıydı fakat ben geri planda durdum ve o oturdu.
Ben de mavi gözlü gencin yerine geçip sırtımı, daha doğrusu okul çantamı otobüsün motor kısmına yasladığımda karşımdaki demirde yeşil ile yazılmış o yazıyı gördüm:
AR
Kaşlarım gerildiğinde telefonu sürekli elinde olan ve durmadan bir şeyler yazan o kadınla kısa bir an bakışmıştım. Otobüsten indiğimde ve güvenlikten geçtiğimde kampüse girmiştim, her zamanki gibi erken varmıştım ve sabah dersi olan üniversiteliler hariç etraf şimdilik çok ıssızdı.
Kendi binamızda okurken üniversitelileri çok büyük insanlar olarak hayal etmiştim ama, cidden olgun ve büyük görünenler vardı fakat çok küçük duranlar da etraftaydılar.
Sınıfa adımladığımda içimi bir kasvetin sarmasını havanın henüz tam anlamıyla aydınlanmamasına yormak istiyordum.
Bence, gerçekten de bence bütün okul hayatım boyunca bütün sınıflar birlikti ve sadece birer istisna yaşanıyordu ve ben de her zaman hep o istisnanın kucağına düşmüştüm. Bu, ilkokuldan beri sürekli yanlış sınıfta okumaktı ve hiçbir zaman da sınıf değiştirmeyi düşünmemiştim çünkü düşüncelerimde haksız çıkmaktan korkuyordum. Ya sorun bendeyse ya da ayak uyduramayan tek kişi bensem?
Sırt çantamı indirdiğimde ve sırama geçtiğimde matematik dersi için defterimi çıkarttım fakat bu sefer de masamın üzerine siyahla yazılmış, dikkat çekmeyen fakat yine de göze çarpabilen o yazıyı gördüm:
AR
İçime sıkıntı düşürmemeye çalışarak, yeni ayın ilk pazartesine yaklaştığımız için tüm bunların çevremde artmış olabileceğini düşünüyordum. Bineceğim otobüsü ve saatini bilmelerini geçtim, otobüste en arkaya geçeceğimi bile tahmin etmiş olmalılardı üstelik oturduğum sırayı bile biliyorlardı.
İstiklâl Marşını okumak için tekrardan aşağı inmiştim, derslere girdim, teneffüslerde dahi sıramda oturmaya devam ettim ve sürekli düşündüm. En basitinden hafta sonunu. Annem ve babam arasındaki gerginliği. İpler artık o kadar aşınmıştı ki dün annemle pazardayken babama limon almayı unuttuk diye bile tartışma yaşanmıştı.
Sonlarının ne olacağını bilmiyordum, sonlarında bizim olup olmayacağımızı da kestiremiyordum.
O kadar sıkılmıştım ki artık en ufak bir nedenden bile tartışacaklarını anlayabiliyordum ve ben o evde daha fazla gerilmek istemiyordum. Onların büyüklü küçüklü her tartışmasından etkilenmek bütün psikolojimi alt üst ediyordu, bunun dehşet derecede farkındaydım.
Özellikle tartışma esnasında hiçbir alakam olmadığı halde konunun bana kaymasının hissini nasıl tarif ederim bilmiyordum ama insan o an sadece büyük bir felaket olsa da bütün o huzursuz ortamların kaybolmasını sağlasa istiyordu. Mesela onlar kavga ederlerken kalp krizi geçirebilirdim, böylelikle odaklarını bana verirlerdi ve biz bir bütün olarak hastaneye giderdik, ortak üzüldükleri bir durum yaşanacağından tartışmayı belki bırakırlardı.
Ne yapacağımı hiç bilmiyordum, bir yandan ailevi sıkıntılarım vardı, bir yandan akranlarımla anlaşmakta zorluklar yaşıyordum, bazen çok yalnız hissediyordum, hayatımın içine girmiş olan bir grup maskeli adam vardı, bir sebepten geçici körlük yaşamıştım, arada nedenlerini bir türlü çözemediğim olaylarla karşı karşıya kalıyordum.
İnkılap dersine hocamız yine kendince haklı bulduğu siyaset konuşmalarından girdi, ünlüler hakkında konuştu ve sonlara doğru dersle alakalı birkaç cümle kurdu diye kitapta otuz dört sayfa ilerlemiş olduk.
Şimdi yine yalnız geçireceğim bir beden eğitimi dersine gelmiştik, sonra öğe arası ve sonra yine beden dersiydi. Nedendir bilinmez sınıfça artık okul formalarımızı giymemeye başlamıştık özellikle de derslerin yoğun olmadığı günler gerçekleşiyordu bu.
Teneffüs bittiğinde beden dersine girmiş olduk, sınıfta tek başımaydım ve bir kez daha dışlandığımın gerçeğiyle yüzleştim.
Ben mesela ilkokuldayken oyunlarda yer edemememi sadece o döneme özgü zannederdim, ortaokula geçtiğimde daha berbat durumlarla karşılaşmıştım ve şu an lise son sınıftım, her şey aynıydı sadece içime sıkıntı etme boyutum değişmişti. Büyüyordum ve bu yaşlara bir daha dönemeyecektim, genç ve enerjik bir şekilde hareket edebileceğim zamanlar bir gün bitecekti ve ben o gün bile şu zamanlarımı hatırlayacaktım. Bir sınıftaydım, tek başımaydım ve bütünüyle düşüncelere dalıyordum.
Her şeyi biraz fazla düşündüm sanki öyle ki başımın ağrıyacağını hissettiğimde siyah mataramdan büyük yudumlarla su içtim ve ani bir dürtüyle ayağa kalktım. Bu öylesine içten gelen bir dürtüydü ki nedense bahçede bir yerde Serkan’ın tek bir şekilde takıldığını düşünüyordum. Onun yanına gidebilirdim.
Siyah eşofmanımı ve beyaz tişörtümü üstünkörü düzelttim ardından telefonumu da alıp binanın dışına çıktım. Sabah evin gergin ortamı yüzünden az kahvaltı etmiştim ve çok açtım, keşke aşağı inmeden önce cüzdanımı yanıma alsaydım diye içimden geçirmiştim çünkü gerçekten açlık hissediyordum. Bir yandan da bugünkü harçlığımı da biriktirmeliyim düşüncesiyle boğuşuyordum çünkü hayallerim için bazı şeylerden feda etmeliydim. Mesela olmayan kilolarımı.
Bizim sınıfı toplu bir şekilde oyun oynarlarken gördüğümde kusuyormuşum gibi yaptım, önceden olsa beni neden aralarına almıyorlar diye dert yanardım şimdi üzüldüğüm noktalar vardı elbette ama mutlu hissetmemi sağlayacak o insan topluluğu değillerdi.
İçimdeki büyük umutla beraber gözlerim bahçeyi taradığında sol tarafta bir çardakta aradığımı buldum ve iç sevincimle oraya doğru yöneldim.
Nedense Serkan’ın tek oturuşu bana ayrı bir cesaret veriyordu, mesela yanında Anıl veya Serdar olsaydı oraya gitmezdim bile ama Serhat olsaydı da gidip gitmemek arasında kararsız kalırdım.
Çardakta direkt Serkan’ın karşısına geçtim, Denemeler kitabını okuyordu ve beni fark etse bile koyu mavi gözlerini kitabından bir an olsun ayırmamıştı.
Soruma cevap vermeyeceğinin bilincindeydim. “Nasılsın?”
Kafasına taktığı siyah şapkası koyu mavi gözlerine tam olarak bakmamı engelliyordu onun haricinde koyu teni, boksörcü fiziği ve simsiyah bol giyimi yine aynıydı.
“Hayat nasıl gidiyor?”
Bir cevap vermediği halde gülümsedim. Dirseklerimi çardağın masasına yaslamıştım, ellerimi çeneme geçirdim. “Bana soracak olursan, bence şu an okuduğun kitap dışında hiçbir şeye odaklanmak istemiyorsun.”
‘Farkındaysan neden hala zorluyorsun,’ gibi bir cümle duymayı beklemiştim fakat o yine ağzını açmadı.
“Annem hep şey der.” Bana bakmayan Serkan’ın suratına dik dik baktım. “Karakterinin çoğu zaman tersi biriyle hayatın birleşirmiş.” Gülümsedi ama gülümsemedi. “Sessizsin ve çenesi hiç kapanmayan birinden hoşlanacaksın. Şahsimce ve annemin sözlerine göre tabii.”
Sadece dudaklarını yaladı. “Neden şu an tek başınasın mesela?” Onun sabrını deniyormuşum gibi hissediyordum ama bunları terslenmeyeceğimi bildiğimden yapıyordum. “Yakınındaki insanları tam tanımasam da biliyorum, bence onlardan kendini fazla soyutlamamalısın. Yine şahsimce tabii.”
Denemeler kitabından gözlerini ayırmadı ama bana bir cevap verdi, bu bir gelişmeydi. “Ne kadar yakının varsa o kadar gözyaşın vardır, Hira.”
Serkan az konuşurdu ama Serkan’ın konuşma stili ne kadar ağırsa, ağzından çıkan laflar da bir o kadar ağır olacaktı şu an, o yüzden susmamayı tercih ettim. “Hayatında bir türlü doğru cevabını bulamadığın ve sürekli kafanı kurcalayan bir soru var mı, Serkan?”
İri, koyu mavi gözlerini tam olarak görmeyi isterdim. “Düştü mü, atladı mı yoksa itildi mi?”
Biri vefat etmişti ve Serkan bunun üzerine bir şüphe içerisindeydi, bunu anlayabilmiştim. Kaşlarım derinden çatıldığında onun iri bedeninin verdiği tepkilerden sorduğum sorunun devamının gelmemesi gerektiğini anlayabilmiştim.
Ona hiçbir faydam dokunmadığı halde arkadaşlarımın bana karşı olan ergence saldırılarında Serkan’ı sürekli önümde siper almış bir halde buluyordum, ondan çekinmemem bir yandan da bu yüzdendi.
“Serkan,” dedim odağını bana vermesini istediğim bir ses tonuyla. “Ben senin bahçenden de geçtim ama bana hiçbir şey katmadın çünkü benim bahçemdeki çiçeklerin bırak türünü, boyutları bile senin bahçendekilerle aynıydı.”
Amacım nankörlük ettiğimi düşünmesini sağlayıp bana karşı bir sinirlilik hissinin oluşmasıydı ancak o hala sakin duruyordu.
Serkan, okuduğu kitaptan gözlerini ayırmazken tepkisizce kafasını iki yana salladı. “Senin çiçeklerinin boyunları yalnızken bükülüydü; benim bahçemdeki çiçeklerden öğrendi senin çiçeklerin yalnızken bile boynunu bükmemeyi.”
Elimi şıklattım ve gülümsedim. “İşte bana uzun bir cevap vermeni sağlayabildim.”
Serkan anlamayarak kaşlarını çattı ve bakışları sonunda tamamen yüzüme dokundu. “Sende birazcık saflık olabilir ama istirahatte kal çünkü hayatına girecek kişi şeytandan yüksek ihtimalle bir dakika önce doğmuş olacak.”
Kaşlarını daha fazla çattığında ciddi suratını gülmemek için ekstradan somurtmaya çalıştığını gördüm ve bu beni daha fazla güldürdü.
“Davetsiz bir şekilde masanıza otursam beni kovmaya kalkışır mısınız acaba? Ona göre gurur yapıp hiç gelmeyeceğim de yanınıza.”
Sağ tarafımızdan gelen kibar sese döndüğümde Serdar’ın ışığıyla karşılaştım. Beyaz tişört giymişti ve beyaz bir şapka geçirmişti kafasına, onun cam gibi açık gözleri uzun boyundan dolayı ben çardakta oturduğum için görünüyordu sonra altına geçirdiği beyaz şortuna bakarken sol bacağını kocaman siyah ve ürkütücü bir yılanın sarmış olduğunu gördüm.
Korkacaktım, çığlık atacaktım belki de fakat kendime hâkim oldum ve çekincesiz bir şekilde detaylıca inceledim.
“Sadece bir yılan dövmesi.” Serdar yaptığı açıklamayla beraber Serkan’ın soluna geçmişti, benim sağ çaprazımda duruyordu.
“Çok gerçekçi duruyor.”
“Dövmecim dudak uçuklatan bir fiyat biçmişti ama sonucunu gördüğümde aldığı parayı hak ettiğini anlamıştım.”
“Ben yılanın cinsini türünü tam seçemedim.”
“Kara Mamba.”
Şu an çardağın masasından Serdar’ın bacağındaki dövmeyi göremiyordum ama onun dövme olduğunun bilincinde bile baksam yine gerçek zannederdim, dövmeye hayran kalmıştım fakat aynısı benim bacağımda olsaydı bacağıma her bakışımda bacağımı bir yılanın sıktığını hissederdim. O bacağım benden ayrı bir organ olarak yaşamına devam ederdi.
“Ne zamandan beri var o dövme?”
“Tam tarihini hatırlamıyorum ama kendisiyle beraber birkaç yıl devirdik.”
“Çorabına kadar beyaz giyinen sarışın ve elit bir elemansın sen, hiç simsiyah bir mahalle kekosu dövmesi yaptırmak yakışıyor mu sana?” Anıl bir anda Serkan’ın sağına geçtiğinde masaya dimdik oturdu. “Hiç izin almadan çöktüm masanıza ama kusura bakmayın bu yaşta bir de bir yerlere oturmak için izin alacak değilim.”
En baştaki Serdar’a baktım, kitap okuduğu için kalçasını oturağın en sonuna kadar götürdüğünden Serdar’dan daha kısa duran Serkan’a ve en son da kahve gözleriyle uyumlu bir şekilde komple kahverengi giyinen Anıl’a. Anıl’ın kahve, Serkan’ın siyah ve Serdar’ın da Beyaz şapkası nedense çok hoşuma gitmişti.
“Kafa dinlemeye gelmiştim.” Konuşan Serkan’dı, hala kitabına bakıyordu. “Doluştular yine.”
Serdar güldüğünde “Kitap okumayı bırakıp yüzümüze bakmaya ne dersin?” diye bir öneride bulundu.
“Sadece kulağını bize versen de olur,” diye dalga geçti Anıl, Serkan’la. “Bizimle iletişime geç bile demiyorum yani, sadece dinlesen bile yeter.”
“Sen kendini komik mi sanıyorsun?” diye tersledim Anıl’ı ciddi bir şekilde ve nedense şu an bu masadan kalkmalıymışım gibi hissediyordum. Onun haricinde ortam yoğun bir şekilde karışık erkek parfümü kokuyordu.
“Sen ne düşünüyorsun bilemem ama bence,” başını salladı Anıl, “Şahsimce,” dedi vurgulayarak. “Yeterince komik olduğumu düşünüyorum üstüne az önce komiklik olsun diye de konuşmadım Serkan’la.”
“Arkadaşımı terslemeyi bırakmalısın, Anıl” dedi Şevval. Şevval mi? Sarışın bir hatun sağ tarafıma geçtiğinde ne olduğunu anlayamamıştım ama Anıl’a bakıyordu. Elini sallarken parmaklarını birleştirdi. “Üstelik hiç de komik değilsin.”
Şevval. Sapsarı saçları, pembe tişörtü ve beyaz pantolonu, dik duruşu ve güçlü bir yapısının olduğu imajıyla üstüne üstlük benden uzun boyuyla mükemmel bir görüntüsü vardı.
“Biz seninle daha geçen kavga etmemiş miydik?” Anıl yüzünü özellikle de dudak bölgesini tiksintiyle buruşturdu. “Seni en ekşi turşu tipli eleman.”
“Daha fazla doluştular,” diye söylendi o sırada Serkan.
Anıl anne tarafımdan akrabamdı, Serdar ve Serkan da onun arkadaşları öte yandan Şevval, Anıl’a karşı bana arkadaşım demişti fakat ben yine de buradan gitme dürtüsüyle yanıp tutuşuyordum çünkü bu ortam ile hiçbir alakamın olmadığını hissediyordum.
“Ne demek bensiz parti verildi ve bana hiç haber verilmedi?”
Serhat ellerini birbirine sürterek piyasaya girdiğinde ve direkt benim soluma geçtiğinde tanıdığımı ve aradığımı bulmuşum gibi sevinip ona doğru hafif gülümseyerek dönmüştüm. Ona doğru döndüğüm için otururken bir dizini yandan kırarak oturdu Serhat ve böylelikle yakın bir şekilde hafiften karşı karşıya duruyormuşuz gibi göründü.
Şevval varken benim yanıma geçmişti, acaba ben mi yanlış anlıyordum bazı şeyleri.
“Daha daha fazla doluştular,” diye yeniden söylendi Serkan.
Serhat koyu mavi gözlere kitlendiğinde Anıl ve Serdar gibi ricada bulunmak yerine uzandı ve Serkan’ın elindeki kitabı çekiştirip aldı. “Çok değil, rekor kırmanı falan da istemiyorum sadece biraz yüzümüze baksan yeter.”
Anıl, Serhat’ın elindeki kitabı çardağa bırakışını izledi ardından bana döndü. “Ona da komik misin diye imalarda bulunmayacak mısın?”
Ortamın fazlalığına uyum sağlayamadığımdan başımı olumsuz anlamda sallamakla yetindim sadece.
Serkan koyu mavi gözlerini yumdu sabırla ve bir anda oturuşunu düzeltti, dimdik oturdu ve Anıl ile hemen hemen aynı boya geldiği halde Serdar hala en uzunlarıydı.
“Sen neden benim yanıma oturmaya gelmedin?” dedi Anıl, Serhat’a direterek. “Utanmıyor musun hanımların tarafına oturmaya?”
Bu ortamdan gitmeye yer arıyordum fakat Serhat geldiği için bundan vazgeçmiştim çünkü istenmeden de olsa dışlanma gibi bir durum söz konusu olmayacaktı, buna emindim. Serhat’tan soluduğum ferah bitki kokusunun yanında garip bir güven ve halledicilik havası da ciğerlerime nüfuz ediyordu.
Nasıl yapmıştı bilmiyordum fakat Serhat her türlü ortamda odağını bana verecekmiş gibi hissediyordum.
“Anlaşarak falan mı giyindiniz, ne yaptınız?”
Serdar’ın sözleriyle çok kısa bir an Serhat’ın giyim tarzını incelemiştim. O da beyaz tişört ve siyah bir eşofman altı giymişti ve siyah bir şapka takmıştı.
Ben onu kısa bir an incelerken Serhat sadece karnımın üzerinde olan elime baktı, o bakmadan önce bu hareketimin farkında değildim ve elimi karnımın üzerinden çektim.
“Hakket ikizler gibi giyinmişsiniz?”
Serhat neon yeşili gözlerini ilk benim üzerime odakladı sonra da Anıl’a döndü. “İkiz gibi değil, çiftler gibi giyinmişiz, Anıl.”
Anıl gözlerini devirdiğinde ne diyeceğimi bilememiştim. Sanırım konu değiştirmeliydim. “Bugün Dünya Şapka Takma Günü mü?”
Serhat soruma karşılık şapkasını çıkartıp bir anda benim başıma geçirdiğinde gülümsedim, şapkadan onun kokusu yayılmıştı etrafıma ve dışlanıyormuş gibi hissetmemiştim, Serhat’ın bunda büyük bir etkisi vardı.
“Ay,” dedi Anıl bize yüzünü ekşiterek bakarken. “Götüm.”
“O çirkin sesinle ettiğin küfürler kulaklarımı kanatıyor,” dedi Şevval yine Anıl’a karşı gelerek.
“O kelimeyi küfürden mi saydın şimdi sen?”
“Seçkin kişilikler argo kullanmaz canım.” Şevval açık mavi gözlerini devirdiğinde karşısındaki Serdar’a döndü. “Senin şapkanı takabilir miyim şimdilik? Sadece seninki kombinime uyuyor da çünkü.”
Serdar hiç erinmeden beyaz şapkasını başından çıkarttığında açık renk saçları piyasaya çıkmıştı. Şevval şapkayı eline aldı ve inceledi. “Marka takılıyoruz demek, ha?”
Serdar elini salladı. “Her zaman.”
O esnada ben de kafama geçirilen siyah şapkayı düzeltip Serhat’a dönmüştüm ve diğerleri sohbet ederken kısık bir sesle konuştum. “Abin Serdar bembeyaz giyiniyor, Serkan simsiyah ve sen de ikisinin ortasındasın.”
Serhat başını salladığında tepeden bakışları yine karnımın üzerine gitmiş olan elimi buldu ve yine elimi karnımdan çektim. En son hamile değilim açıklaması yapacaktım artık.
“Biri çok depresif öteki çok mutluymuş imajı veriyordu ben de en iyisi kardeşler arasında ortada takılayım dedim.”
Serhat bir anda ayağa kalktığında buradan gitmesini istemediğimi belli edecek düzeyde baktım ona. Karşılık olarak gözlerini kapatıp açtı. “Hiçbirimizin öğleden sonra dersi yok ve Mehmed Fuatlılar da öğle arasına girecekler, o yüzden ben gelene kadar buradan ayrılmayın; iki dakikaya geleceğim.”
Serhat arkamdan ilerlediğinde “Gelirken bana kruvasan alır mısın?” diye istekte bulundu Şevval.
Serhat başını salladığında Serdar kartını çıkartıp Serhat’a uzatıyordu fakat Serhat gülerek abisine “Siktir git,” dedi ve kendisine uzatılan kart engelini geçtiğinde yüksek ihtimalle kafeteryaya gidecekti.
Diğerlerinin böyle hissetmediğine emindim ama benim için Serhat’ın olmadığı zamanlarda bu ortamda bulunmam bana nedense gerekli gelmiyordu. Dışlanmıyordum, bunun farkındaydım ve sanırım böyle hissetmemin en büyük nedeni aralarından en samimi olduğum kişinin Serhat olmasıydı. O yüzden onun bir an önce gelmesini istiyordum.
Mesela bu masada Şevval benden daha alakasızdı ama benim gibi hissetmediğine emindim, bu her an dışlanacakmışım hissiyatı benim yaşantım olduğu için böyle hissediyordum fakat Şevval’de bu yoktu gördüğüm kadarıyla, belki de normal olanı oydu çünkü her zaman olumsuz düşünerek arkadaşlıklar edinemezdik.
“İnanamıyorum,” dedi Anıl masaya bakarak. “Şuradan geçen hatuna bakar mısın? Taş gibi demek bile hafif kalır.”
Serkan karnının üzerinde parmaklarını birleştirmişti ve sadece işaret parmağı ilerisini gösteriyordu, gözleri kapalıydı ve bir şeyler düşündüğü belliydi. “Bakmadın oraya bile Anıl.”
Anıl yandan hohlayarak sırıttı. “Serhat ve ailesi gözleri kapalıyken bile etrafını görebilirler. Sen görmüşsündür benim yerime güzel miydi kız bari, Serkan?”
“Hayat, lütfen bir kere bile olsa erkeklerin kızları düşünmediği bir ortama sok beni.”
Şevval anında Serdar’a döndü. “Tabi insan varlığın içindeyken düşünmüyor pek.” Anıl’a baktı. “Yoklukta mısın? Masaya hatun diyecek kadar hem de?”
Anıl neye uğradığını şaşırmıştı. “Lan sadece Serkan elemanını denemiştim.” Başını olumsuz anlamda iki yana salladığında yan dönüp Serdar’a ve gözlerini hala kapalı tutan Serkan’a baktı. “Benim kendime yeni erkek arkadaşlar bulmamın zamanı gelmiş anlaşılan.”
“Neden?” dedi Serkan, konuştuğu için şaşırmıştım. “Biz adamlar olarak sana yetmiyor muyuz?”
Erkek ve adam kavramının ayrımını yapabilen bir adam görmüştüm şu an, Serkan sanırım sessizliğinde birçok yanlarını gizliyordu. Şevval’in yan profilinden anladığım kadarıyla Serkan’a bakarak vay be dercesine bir mimik yapmıştı.
“Abi o bir kere kendi hemcinsleriyle anlaşamıyor ki başka erkek arkadaş grubu oluştursun kendine.” Serhat’ın sesiyle gülümsediğimde elindeki iki dolu poşeti masaya bıraktı ve yeniden soluma geçti.
Anıl o esnada bana dönmüştü. “Biz herhalde gizli ama aktif olan genlerimiz yüzünden hemcinslerimizle anlaşmakta zorlanıyoruz.”
Anıl erkeklerle anlaşamıyordu, bunun bir ortamda çekincesizce dile getirilmesinden rahatsızlık duymadığı gibi aynı sıkıntıyı bende de mi gözlemlemişti? Ben nedense kişinin yaşadığı sıkıntıları insanlara anlatmasını hala bir ayıplık olarak görüyordum.
Serhat poşetlerden birini açtı ve çıkarttığı ilk kruvasanı kucağıma bıraktı ötekini de Şevval’e uzattı.
Şevval direkt paketi açmıştı. “Allah razı olsun reis.”
Hiçbir şey söylemediğimde kruvasanı geri verecektim fakat Serhat elimi aşağıdan itekledi ve poşetteki geriye kalan yiyecekleri çıkartmaya koyuldu.
Serkan cips paketinin sesini duyduğunda “Sonunda,” dedi ve gözlerini açtı ardından paketlerden birini alıp direkt açtı ve tek başına yemeye başladı.
Anıl dişlerini birbirine sürtüp Serkan’a döndü. “En sevdiğim cipsi sahiplendin sen az önce farkında mısın?”
Serdar parmaklarını göz pınarlarına bastırdı. “Siz şaka mısınız? Serhat’ın her şeyden iki tane aldığını bildiğiniz halde neden isyan çıkartıyorsunuz ki? Aç gözlülük yapmasanız mı artık? Yoklukta değilsiniz de çünkü.”
“Susar mısın?” dedi Serhat, abisine. “Çocuklarım aç ve onları en acilinden beslemem lazım.” Anıl’a Serkan’ın sahiplendiği cipsin aynısından attı.
“Her ne kadar ineğe saman atarmışsın gibi versen de cipsimi, bunu sevdiğimi bildiğin halde bana almadın sandım bir an ve korkmuştum, ciddiyim.”
Serkan hiçbir şey söylemeden Serdar’a doğru döndü ve Serdar’ın açık renk gözlerinin içine bakarken de ağzına bir sürü cips doldurdu çok rahat bir şekilde.
“Galiba kusacağım.”
“Abart,” dedi Serhat, birkaç farklı cipsi masaya herkesin uzanabileceği şekilde koydu, aynı şekilde çekirdekleri de ve pet bardaklara soğuk çay boşaltırken gözleri kısa bir an ilerisine kaymıştı. “Onlar senin sınıfındakiler mi, Hira?”
“Hı hı,” diye mırıldandım, elimdeki kruvasanı tutuyordum hala ve canım çekiyordu ama açamıyordum paketi çünkü benim aldığım bir şey değildi.
“Hepsi daha çok ergen,” dedi Anıl bana bakarken sonra jeton düştü. “Anaa, geçen voleybol oynadığımız küçük tayfa mı onlar?”
“Olgunlaşmamışlar,” diye konuştu Serdar fakat Serkan koyu mavi gözlerini devirdi ve “Sanki biz çok doluyuz da,” diye mırıldandı.
“Şahsen ben boş olduğumu hiç düşünmüyorum,” diye araya girdi Serhat. “Şu an kırk yılın başı goygoy ortamı yarattık diye boş olmuyoruz Serkan Efendi, bilirsin yoksa ciddi ortamsa ciddi ortam.”
Serkan hiç oralı olmadan cipsini yemeye devam etti, yarısından çoğu bitmişti hatta.
Serdar sadece iki parmağını kullanarak ağzına cips atarken Şevval de çekirdek çıtlatmaya başlamıştı bile ve ben herkesin nasıl çekincesizce yemeye başlamasına şaşırıyordum çünkü yiyecekleri ben almamıştım ve yemeye hakkım yokmuş gibi hissediyordum. Hatta o kadar tuhafıma gidiyordu ki şu ortam, bardak sayısı kişi sayısını tutuyor mu diye gizliden sayım bile yapmıştım.
“Doldurduğum bardakları uzatır mısın elden ele?”
Serhat’ın son iki bardağı doldurduğunu gördüğümde komuta anında uydum ve ilk Şevval’e verdim, Şevval Serdar’a uzattı ardından bir daha Şevval’e verdim. Anıl bardaklardan birine yakın olduğu için kendisi uzandı, Serkan da uzandığında eline bir bardak tutuşturdum anında.
En son Serhat boş bardağı doldurmayı bırakıp dolu olan bardağı önüme bıraktı ve ondan sonra boş bardağını doldurdu. Fazlasıyla ince bir hareketti.
“Şu an,” dedi Şevval, gözleri Serkan’daydı. “Elindeki cips paketini bitirmeni bekliyorum çünkü çekirdek çöplerini daha fazla taşıyamayacağım elimde.”
“Ayıpsın,” dedi Serkan, paketi düzleştirip kırıntıları ağzına boşalttı ardından da boş paketi Şevval’in tarafına uzattığı gibi bardağındaki bütün içeceği saniyesinde bitirdi. Eline şişedeki yarım kalmış içeceği aldığında bardağına boşaltacak sanmıştım fakat o şişeyi direkt ağzına götürmüştü.
“Cidden inanamıyorum, kusacağım birazdan,” diye geveledi Serdar, cips olmuş iki parmağını yalamaktan bile aciz bir şekilde.
“Abi,” dedi Serhat da çekirdekleri avucuna doldurup yemeye başladığında. “Çocuklarım aç, biliyordum işte.”
“Aklı olan bizim ortamda her şeyden birer tane almaz zaten,” dedi Anıl gülerek ve dolu olan başka bir soğuk çayın kapağını açtı biten bardağına doldurmak için.
Şevval elindeki çekirdek çöplerini boş cips paketine attı, ellerini tuzdan temizlemek için birbirine sürttü ve “Bismillah,” dedi daha yeni içeceğini içmeye başlayacağını vurgulayarak. “Erkek midesi denen bir şey var gerçekten.” Serkan’ın ortaya konan kek dilimlerini ısırmadan ağzına atışını izledi. “İnanamıyorum. Goril.”
“Gurur duydum.”
“Sporcu adam o, ne yapsın?” Anıl, cipsi bırakıp çiğdeme yöneldi. “Goril kelimesi onun için bir iltifattı.”
Serkan, Anıl’a döndü.
Anıl ise eğlenmiş gibi Serkan’ın koyu mavi gözlerine odaklanarak çiğdem yemeye devam etti. “Neden şu an beni sikecekmişsin gibi bakıyorsun ki? Goril değil misin sen? Yanlış bir şey mi söyledim?” Güldü. “Orangutan mı demem gerekiyordu yoksa?”
Serkan masaya döndü ve midesine atacak başka bir şey aradı gözleri sonra leblebileri fark etti. “Daha fazla gurur duydum.”
Başını olumsuz anlamda sallıyordu Serdar, Anıl’a karşı. “Masamızda iki hanımefendi var, farkında mısın?”
Anıl bana ve Şevval’e elini salladı. “Kusura bakmayın hanımlar, abaza abaza laflar kullandığım için.” Beden hareketleri ve mimikleri aynı şekilde devam edeceğini gösteriyordu yine de. Gülümsedim sadece. “Ananı sikeyim, böcek!” Anıl ilk korkuyormuş gibi yaptı ardından da özüne döndü. “Böcekten korkan adam net geydir bu arada, sırf küfredebilmek için taklit yapmıştım açıklama bitmiştir.”
Anıl’a odaklandıklarında Serhat kucağımdaki kruvasanı açtı ve “Yemeye başlar mısın artık?” dedi sessiz bir şekilde. Onun tarafına dönemedim ve bu harekette bulunması için ortamın bizi izlemeyeceği bir zamana denk getirmesini düşündüm, aynı şekilde duyulmayalım diye alçak sesle konuşmaya devam etmesini de öyle. “Öğle arasına gireceksiniz, normalde yemek yemen gerekiyordu ve sen buradasın, yemeye başla o yüzden.”
Ne diyeceğimi bilemediğim için bana doğru dönen Serhat’a bakamadım ve diğerlerini sessiz bir şekilde izlemeye devam ettim en sonunda bana bakmayı sürdürdüğünü fark ettiğimde ise “Yan profilim nasıl, güzel mi?” diye sordum.
“Altın oranı tokatlarsın.”
“Üzerime gelmeyi bırakır mısınız artık?” diye ciddi fakat sahteden isyan etti Anıl ardından Serhat’a döndü. “Yeni bir kurban seçiyorum, Serhat’ı hedef alıyoruz arkadaşlarım.” İşaret parmağını Serhat’a doğru tuttu. “Sana iban atacağım. Bu kadar şey almışsın, biraz daha ödeme yap da ay sonunu senden iyi geçireyim.”
Sonunda biri para konusunu açtığında kruvasanı yeni yemeye başlamıştım ve önüme ayrı bir şekilde bütün cipslerin karıştırılarak konulduğunu fark ettim ayrıyeten sadece benim önümde bir vişneli top kek ve çikolatalı bisküvi de vardı.
“Bence,” diye konuştu Serhat neon yeşili gözleri açık renk gözlere kaydığında. Yeni kurban Serdar’dı bakışıydı bu. “Bence hepimiz Serdar’a ibanlarımızı gönderelim de bol keseden bağış yapsın biraz.”
“Ne zaman istediniz de vermedim ki?”
“Şimdi ben mesela,” diye araya girdi Şevval. “Bana para at desem, atar mısın?”
Serdar çekincesizce baktı. “Göster, okutayım ve atayım hemen.”
“Mesela ne kadar atabilirsin?”
“İstediğin kadar.”
Şevval kaşlarını kaldırdı. “Ha yani istediğimin iki üç katını atmayı düşünemezsin yani?”
Kruvasanı bitirdiğimde vişneli kekte gözüm vardı fakat dürtülmediğim sürece yiyemiyordum bir türlü ve biraz daha bir şeyler yiyormuşum gibi görünmek için soğuk çaydan içtim.
“İstediğinin iki üç katını da atabilirim.”
“Ya o kadar paran çıkışmazsa?”
“Borç yaparım.”
“Mesela borç yapamayacak duruma gelirsen peki?”
Serdar şortundan temiz eliyle bir peçete çıkarttı, iki parmağını sildi ve rahat bir şekilde geriye yaslandı. “Denk getiririm illaki.”
Şevval de bardağını eline alıp geriye yaslandı. Uzun süre hırsla bakışmışlardı ve bu hala devam ediyordu. “İllaki lafın kadar parayı ben atarım sana, rahatta kal.”
“Kimse size fakirsiniz demedi,” diye araya girdi Anıl.
Serhat bu sefer de önümdeki vişneli kekin paketini açtı ve keki elime verdi acayip yumuşak hareketlerle. Sakin bir şekilde keki ısırdığımda Serhat, bana doğru biraz eğildi ve Anıl’ı eliyle gösterdi. “İnanması biraz güç ama o dört yıllık Ekonomi ve Finans okuyor.”
Şaşırdığımda “Küçüklüğümden beri turizm okumak istemiştim oysaki,” dedi Anıl ve kahverengi şapkasını tersinden taktı bana bakarken.
Dayanamadım ve Serhat’a doğru döndüm, bir an yüzlerimiz çok yakındı ama gülüyordum. “Anıl için İslam iktisadı ve Finans diyeceksin sanmıştım.”
Cümleme kahkaha attılar.
“Ben işletme okuyorum zaten.” Serdar bir şeyler yemeyi bırakmıştı.
Serkan iletişimi reddettiğinde Serhat bana biraz daha eğildi, sanki bana hepsini tanıtmak istercesine Serkan’ı göz hapsine tuttuğunda “En şaşıracağın belki Serkan çünkü Ergoterapi okuyor.”
“İnanamıyorum,” dedim hayretle.
Anıl bana bakarken eliyle Serhat’ı gösterdi, sanki bana şu an uzak davranmıyor gibiydi. “Yanındaki şahıs da Fizik okuyor bu arada, aklın alabiliyor mu?”
“Ne kadar da intiharlık bir bölüm ama,” diye konuştu Şevval.
“Lütfen bölümüme laf etmeyin.”
Belki de ilk kez Serhat’a doğru dönüp onun gözlerine bakmıştım çünkü ona döndüğümde gözlerine bakamıyordum. “Ben hiç anlamam fizikten ve sürekli de fizik çalışmayı reddederim.”
Şevval arkamdan eliyle Serhat’ı işaret etti. “Bunun sınıfındakiler alttan ders almaktan mezun olamıyorlar, görmeniz lazım öğrencilikten çıkmış ak sakallı seyrek saçlı dedeye dönmüşler.”
Herkes kahkaha attığında ben de gülerek önüme dönmüştüm. Serhat şimdi de önümdeki bisküvinin paketini açmıştı yemem için sonra da daha bitmemiş bardağımı soğuk çayla tamamladı. Bu tarz başkaları tarafından fark edilmeyen ufak hareketlerinden büyük bir şekilde etkileniyordum.
“Sen hangi bölümü istiyorsun?” diye sordu Serdar, Şevval’e.
“Düz iki yıllık Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri okumayı düşünüyorum, o da dükkân açabilmek için sertifikam olsun diye. Sertifikam olsaydı şu an işletmeye başladığım bir dükkanım vardı.”
Serdar’ın gözleri bana doğru döndü. “Kimya, Kimya öğretmenliği ya da Kimya Mühendisliği kısacası Kimya ile alakalı olan her şey.”
“Kolay bir şekilde halledersin,” dedi Serhat, beyaz çorabının üzerinden ayak bileğini kaşıdığını gördüm. “Abartısız, normal bir çalışmayla bölümün sıralamasını iyi bir şekilde tutturabilirsin.”
“Ay ben hazır güzellikten bahsetmişken,” Şevval yönünü benim tarafıma çevirdiğinde ben de ona döndüm. “Geçen bir arkadaşımla güzellik merkezine gitmiştik ve o kadar memnun kaldım ki, bence oraya seninle de gitmeliyiz.”
Yutkunduğumda açık mavi gözlerinde bir art niyet göremedim fakat şu anki halime asla uygun değildi teklifi hatta sus pus olmuştum çünkü saçlarımı yeni kesmiştim ve hiçbir şekilde yamuklarını düzeltmemiştim. Şu an fazlasıyla kabuğuma çekilmek ve görünmemek istiyordum, saçlarıma bakmasınlar istiyordum. Serhat’ın şapkasını takarken saçlarımı hiç düzeltmemiştim, acaba nasıl görünüyordu dışarıdan?
Şevval bir cevap vermediğimi gördüğü halde bile aslında hiç yanlış düşünmedi ve kötü bir niyetle de konuşmadığının farkındaydım. “Saç rengin çok farklı ve doğal. Bir bakım yaptırırız ve pasparlak görünürler.”
Ben sadece dudaklarımı yaladığımda “Sen de herkesi kuaföre götürmeye çalışıyorsun,” diye arkamdan konuştu Serhat. Söz sırasını benden aldığı için sevinmiştim.
“Ne yapayım?” dedi Şevval gülümserken. “Ben sadece sevdiklerime yaparım bu teklifi yoksa benim lügatımda öylesine birileriyle herhangi bir yere gitmek yoktur, bilirsin.”
Hangi cümle etki etti bilmiyordum fakat “Müge eksik şu an bu masada,” diye bir anda Müge’yi andı Anıl. Olumsuz bir baş sallamasıyla bana döndü. “Kuzen değil misiniz siz neden aynı lisede okumuyorsunuz? Ne güzel beraber takılırdınız işte, o da burada olurdu.”
Müge lafını duyan Serkan kaşlarını bir şey anlamamışçasına çattı, galiba Anıl’ın Müge’yi nereden tanıdığını düşünmüştü.
Serdar etrafını beğeniyle izledi bir an. “Masanın kalabalıklığı çok hoşuma gitti.”
“Ohoo,” derken Serhat, onunla oturuşlarımızın yakınlığını düşündüm, dışarıdan bakıldığında temas halindeymişiz gibi görünebilirdi fakat aramızda sıfır temas vardı. “Daha bu ne ki? Rahat beş altı kişi eksiğimiz var.”
Kimseyi tanımadığım için yorum yapamıyordum, zaten onlar benden önce de beraber takılan bir tayfaydı ve ben sonradan dahil olmuş gibi bir şeydim hatta hala bu ortamda bulunmamı gerektirecek bir neden arıyordum içimde.
Benzetme yapmaya çalışıyordum, mesela bu masada üç kişi zaten kardeşti, Anıl üç kardeşin arkadaşı ve Şevval’in de Serhat’ı uzun zamandır tanıdığını düşünüyordum. Anıl ile uzaktan bir akrabalığımız olabilirdi ama bu onlarla tanıştığımız aynı zaman diliminde öğrenilmişti hemen hemen ve bu kısacık zaman aralığı onların yanında durmamı gerektirir miydi? Anıl haklıydı, Müge mesela şu an yanımda olsaydı belki ben de bu masadan kalkmayı düşünmezdim hatta Müge ile aynı liseyi okusaydık yüksek ihtimalle arkadaş olmaya çalışma gözüyle bakmazdım kimseye.
Şevval hepimizin giyinişine göz gezdirdi. “Ekim ayında olmamıza rağmen hepimizin yaz ayındaymışız gibi tişört giymesi peki.”
“İzmir havası işte,” dedi Serdar. “Sıcaklığı Adana’yla yarışır üstüne bir de kışa geç girecekmişiz gibi hissediyorum ama var ya burada kar yağmıyor diye soğuk hiçbir şekilde çatlamıyor. Şu İzmir topraklarına kar yağsa bu kadar can acıtan bir soğuk olmazdı.”
“O değil de,” Serhat dilim kekten ağzına attı ardından da sol kolunu kaşıdı. “Benim canım inanılmaz derecede rakı çekti.”
Anıl hoşnutla içtiği soğuk çayı rakı kelimesini duyduktan sonra hoşnutsuz içti sanki. “Ben varım, her an her zaman her yerde.”
“Alkol kullanmam ama rakıya da hayır diyemem.”
Şevval, Serdar’ı süzdü, takdir edercesine. “Zaten seçkin insanlar ya rakı ya da şarap içerler.” Serhat’a bakmaya çalıştı. “Mangal falan mı yapsak ne yapsak yanında?”
Ben galiba yine köşeme çekilmek istiyordum. Bu tarz aktivitelerden öyle uzaktım ki bile değil ben bu tarz aktivitelerin varlığından habersizdim.
“Benim evin bahçesini kullanabilirsiniz hatta her şeyi ben karşılarım ama mangala dokunmam söyleyeyim şimdiden.”
“Sen de iyice abartmaya başladın,” dedi Şevval, Serdar’a boş boş bakarken. “Ben mi yakacağım ateşi?”
“Ben hallederim.”
Serhat’a döndüm istemsiz çünkü gözümde acayip derecede çalışkandı ve bunun mangalla da hiçbir alakası yoktu. “Sen çok halledici bir kişiliksin.”
Serhat bir anda gözüme kadar gelen şapkasını ters döndürdü bu lafımla.
“Hallederiz bir şekilde çünkü.” Serhat da kesinlikle mangaldan bahsetmiyordu.
“Yüzde kırk beşlik bir yardımım dokunur, yüzde altmış yedilik eti de tek başıma yerim.”
“Ben ne anladım bu işten?” diyen Anıl’dı, Serkan’a karşı sonra herkese döndü. “Bu arada cidden uğraştırmayın beni, sadece yesem olur mu? Söz rakılar ve çerezler benden.”
“Bence bu göreve üç kişi çok bile. Ateşin başına geçersiniz siz: Serhat, Serkan ve Savaş.”
Serdar’ın sözleriyle Serhat dudaklarını yaladı sabırla ve gözlerimin içine baktı, ben Savaş’ı tanımıyordum galiba.
“Ben, Hira, Müge ve Eliz de otururuz bir köşede, etler hazırlandıkça tabaklara koyarız masayı falan hazırlarız.”
Serhat, Şevval’i dinlerken bir kez daha sabırla dudaklarını yalamıştı ve yeniden gözlerimin içine baktı uzunca, bir şeyleri düşünerek. Ben galiba Eliz’i de tanımıyordum.
Anıl sayesinde Serhat’tan gözlerimi ayırabilmiştim. “Müge’yi de davet edeceğini düşünüyorum. O gelebilir mi? Gerekirse ben alırım Müge’yi.”
Ciddi bir şekilde düşündüm, Akşın teyzem Müge’nin arkadaşlarıyla vakit geçirmesine bir şey demezdi ve Müge gelebilirdi. Kendimi ise düşünmeye gerek görmedim.
“Sen gelebilir misin?” diye sordu Serdar, karşısında oturmuş Şevval’e bakarken. “Yüksek ihtimalle akşam sekizden sonra yapmaya başlarız diye düşünüyorum, saat sıkıntın olur mu?”
“Arabam var, saat sıkıntım da yok o gün boş olduğum sürece her türlü gelirim.”
Bana sormayın, bana sormayın, Allah’ım lütfen bana sormasınlar lütfen lütfen lütfen…
O kadar imkansızdı ki annem bizi erkekli bir arkadaş grubunda görse adımızın çıktığından bahsederdi ve ben gündüzleri bile arkadaşlarımla buluşmak için babamdan izin alamıyordum. Gerçi benim buluşup vakit geçirebileceğim arkadaşlarım da yoktu. Gerçi babam benim daha Müge’de kalmama bile izin vermiyordu.
Yeniden kabuğuma çekilmiştim, görünmemek istiyordum ve içten içe o kadar utanıyordum ki asla bana göre değillerdi. Hiçbirinin, hatta Müge’nin dahi benim kadar baskılanmıyor oluşu vardı, hepsi çok rahattı ve ben gerçekten çok aykırı hissetmiştim.
“Neyse,” dedi Serhat, eşofmanının cebindeki telefonunu çıkartırken kendi açtığı konuyu kapatmak istermişçesine bir edayla. “Netleştirdiğimizde yine konuşuruz.”
Her seferinde konuşmadığım veya konuşamadığım konuları kapatmaya yönelikti, biliyordum bu yüzden de demiştim ki Serhat’ın olduğu zamanlarda istemeden bile olsa dışlanmış hissetmezdim.
Serhat’ın telefonuna bir mesaj gelmişti ve ben onun telefonuna baktığım halde bunu hiç umursamadan mesaj kutusuna girdi.
Balçova Teleferik: Kalabalıktasın.
Onun telefonunu izlediğim halde Serhat mesaja cevap verdi.
Öyle görünüyor.
Masada ne konuşuluyordu bilmiyordum fakat Anıl’ın “Benim sıçtığımın despiyetidir,” lafını duydum ardından “Sen demin Türkçeye yeni bir kelime mi kattın?” diyen Şevval’i.
Balçova Teleferik: İmrendim şahsen.
Balçova Teleferik: Gurur duydum bir de.
Serhat dudaklarını yaladı ve başını kaldırdı, etrafına kısa bir göz gezdirdiğinde bir noktada öteki noktalardan daha çok sabitlemişti bakışlarını ama bu ancak yoğun bir odakla anlaşılabilirdi.
Gel sen de.
Anıl ve Şevval arasındaki turşu ekşiliği tadını alabiliyordum.
“Çeneni kapatır mısın Arnavut göçmeni tipli seni.”
Serdar girmişti araya: “Rusları andırıyor Şevval, Arnavut göçmenlerini değil.”
Balçova Teleferik: Adamakıllı tanıştırmadın hiçbiriyle.
Balçova Teleferik: Ayıpsın.
Balçova Teleferik: Mümkünse sadece birleştirici rolünü oynayan karakterle tanışmak isterim.
Serhat dudaklarını yaladığında gülümsemişti. Onun bedenine yakındım ve onun bedeni sıcacıktı, temas etmesek bile hissedebiliyordum.
Gözlem gücüne hayran kaldım.
Bir ara Serdar “O bir yerlerini yırtsa bile,” diyordu bir duruma karşı, küfretmiyordu ama küfür niteliğinde cümleler kurabiliyordu.
Balçova Teleferik: Bana da bir tane ondan lazım, internette satılıyor mu acaba?
Serhat yanağının içini ısırmıştı sanki.
Senin Bugatti’den daha değerli. Öyle internette falan da bulamazsın bizzat keşfe çıkman lazım.
Balçova Teleferik: Arabalar üzmez kardeş.
Masraf yaptığında görürüm seni.
Telefonunu kapatıp eşofmanının cebine kattı ve onu seyreden gözlerime döndü.
“Arkadaşını Balçova Teleferik diye mi kaydettin?”
“Çok yaratıcı değil mi?” Neon yeşili gözleri uzaktan bir yere baktı, bu sefer aradığını bulamadığında yeniden bana döndü. “Mervan adı, Balçova’da bayağı anımız var kendisiyle ondan öyle kaydetmiştim. İnsanları telefonumda kaydediş şeklimi değiştiriyorum sürekli. Mesela herhangi bir arabası masraf çıkarttığında onu Arabalar Üzmez Kardeş diye kaydedeceğim.”
Güldüm, gerçekten de içten bir şekilde ve nedendir bilinmez Serhat ile aynı anda Serkan’a döndük, deminden beri masadakilerle konuşmak yerine bizi izlemişti Serkan.
Serhat, Anıl’ın masada kendi önünü toparlamaya başlamasını izledi. “İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, İslam’da; emr-i bi’l-ma’ruf neyh-i ani’l-münker kavramıyla ifade ediliyormuş,” kahkaha attı, “Anil’i münker.”
“Onu nasıl ezberleyip söyledin?” diye hayretle konuştuğunda Anıl, herkes Anıl’a kahkaha atmıştı.
“Anıl’ı da artık Ani’l-Münker diye kaydetmenin zamanı geldi,” diye konuştum Serhat’a.
“Ben daha fazla bu boş ortamda durmak istemiyorum.” Serkan’a baktık hepimiz. Denemeler kitabını temiz bir şekilde eline aldı ve devasa cüssesiyle ayağa kalktı. “Canım patates yemek istiyor, gideyim de kendime biraz,” bekledi, “çok fazla patates yemeği yapayım.”
“Hazır patates demişken,” neon yeşili gözleri masanın arasından geçmeye çalışan Serkan’a kitlendi. “Patates kızartmak, cümlesi sizin de kulağınıza çok komik gelmiyor mu?”
“Patates kızartmanın nesi komik ki?” diye sordu Serdar bir şey anlamayarak fakat ben dudaklarımı yaladım ve “Patatesten kastın insansa eğer haşlamaktan çok kızartmak daha komik gibi,” dedim Serhat’ın yönüne doğru.
Serhat bana dik dik baktı, nedenini anlayamadım ama bir şeyleri sorguladığı belliydi sonra masaya döndü ve sıfırdan gülümsedi. “Benim her zamanki gibi günlük rutinlerimi yerine getirdiğim bir gün vardı, kişiler arasında sürekli bu cümleyi kuruyorduk eğlencesine fakat o zaman durumlardan ötürü tam gülemiyordum ama bu sıralar aklıma geldikçe fazlasıyla komiğime gidiyor. Çok komik bir cümle. Patates kızartmak, anlıyor musunuz?” Bana baktı. “Haşlamak bile değil bildiğin kızartmak.”
Serkan son konuşulanlara başını olumsuz bir vaka görmüş gibi salladı ve yanımızdan ayrıldı.
Anıl, yanımızdan ayrılan Serkan’ın sırtına uzaktan bakarken “Doğum günü yaklaşıyor, parti istiyorum ama Serkan bunlar için fazla muhafazakâr,” dedi sonra da Serhat’a döndü. “Senin de kendi doğum gününde halletmen gereken bir sürü işlerin ve planların olur kesin asla kendine önem vermezsin o yüzden seni de es geçtim.”
Serhat sessiz kaldığında onun doğum gününü merak ettiğim halde soramadım. Anıl devam etti: “Bizim ekipten doğum günü yakın olan başka insan da yok ki.”
“Valla ben dört senede bir kutluyorum.” Serdar’a gülmemeye çalıştık. “29 Şubat 1996 nedir Allah’ım? Neden o gün?”
“Zenginsin sen, sus,” dedi Şevval, Serdar’a kızarak. “Canın sıkıldıkça doğum günü kutlarsın işte ne güzel.” Anıl’a mutsuz bir şekilde döndü. “6 Ağustos 1999 maalesef yani benimkine daha aylar var. Tüh.”
Anıl da yüzünü ekşitmişti. “21 Mayıs 1996,” dedi parmakları alnında gezinirken. “Eğlence için o kadar süre bekleyemem. Sahte doğum günü partisi yapacağım az kaldı.”
Şevval düşünmeye çalıştı. “Eliz’inkini de yeni kutlamıştık, geçti o da. 9 Ekim’deydi.”
Serhat benim önümü toparlamaya başladığında onu şaşkınlıkla izliyordum. “Senin doğum günün ne zaman?”
Neon yeşili gözlere, kirpiklerine ve biçimli koyu kaşlarına baktım. Çekinceliydim. Ona sormamıştım ama bana sormuştu. “1 Aralık 2000.”
“Yakınmış,” dedi Serhat gözlerimin en derinine bakarken. “Kutlarız seninkini.”
Ben mahcup bir halde sessizliğimi koruduğumda “Hemen hemen bir ay bir hafta var,” dedi Serdar sonra Anıl’a döndü. “Bekleyebilirsin herhalde, değil mi Anıl Efendi?”
Anıl anlamamış gibi suratlarımıza baktı sonra bana döndü. “Niye daha erken doğmadın ki? Ben sabırsız bir kişiliğim.” Her şey yolunda gidiyordu fakat Anıl’ın aklına bir şey geldi, bir anda sonra sıkıntılı bir nefes verdi, ne olduğunu anlamamıştım fakat garip bir sakinlikle ayağa kalktı ve masadaki telefonunu cebine attı. “Neyse,” dedi, tiksinti dolu bir ifadesi vardı, sanki yedikleri dokunmuştu ve gözleri ise bıkkın bakıyordu. “Benim gitmem gerekiyor artık.”
“Ne oldu ki bir anda?” diye sordu Şevval, Anıl’a fakat Serdar ve Serhat sanki haberdarlarmış gibi sessiz kalmışlardı, ben ise sıkıntının kendim olduğunu düşünmeye başladığım için buradan gitme isteğiyle dolup taşmıştım.
Ben galiba artık bu hisle başa çıkamıyordum, sürekli ve sürekli ötekileştirildiğimin hissiyatı her tarafımdaydı. Kendimi sürekli kötü ve yetersiz hissetmeye başlamıştım.
“Gülümsemeyi düşünür müsün?”
Sesin sahibine, soluma döndüm ve o açık yeşil gözlerle bakıştım ve sanırım hayatımda onun gözleri gibi bir renk görmemiştim, onu ilk gören lens takmış diye düşünürdü fakat ben ona şu an çok yakından bakıyordum ve korneasından irislerine hatta gözlerinin içindeki kırmızı damarlardan yeşilin içindeki göz benine kadar görebiliyordum. Bu çok tuhaftı.
“Saat kaç oldu?” diye sordu Serdar ve kendi telefonuna bakmadan önce Şevval hızlı davrandı ve kendi telefonunun kilit ekranını Serdar’a gösterdi.
Serdar küfreden bir yapıda olsaydı küfrederdi, saate baktığında oluşan tepkisinden bunu anlayabilmiştim. “Müşterinin geleceğini unutmuşum ya ben.” Ayağa kalktığında “Fotoğrafını beğendim bu arada,” dedi Şevval’e karşı sonra da bize döndü. “Benim şimdi gitmem gerekiyor, tekrarlayalım bunu.”
Serdar sanki beni ve Serhat’ı bir kişi, Şevval’i de ayrı bir kişi olarak görmüştü.
Şevval kafasındaki beyaz şapkayı çıkartacaktı fakat Serdar aceleyle “Sende kalabilir,” dedi ve sol gözünü yarım kırptı.
“Teşekkür ederim,” diye karşılık verdi Şevval yavaş bir ses tonuyla.
Bu masada sadece üç kişi kalmıştık. Benim alışık olmadığım bir biçimde masayı Serhat toparlıyordu, garipsediğim için ilk hareket edememiştim ama sonradan düşünebildiğimde ona yardım ettim, çöpleri poşete doldurdum.
Düşünüyordum, ailecek piknik yapmaya gittiğimizde eniştem ve babam otururdu ve mangalına kadar her şeyi annem ve Asude teyzem yapardı; Akşın teyzem ve Selim eniştem ise bizlerle gelmeyerek en doğru kararı veriyorlardı.
Serhat çöp torbalarını alıp çöpe atmak için yanımızdan ayrıldığında “Sonunda baş başa kalabildik,” diye konuştu Şevval bana doğru dönerek ve otomatik olarak ben de ona döndüm. Onun açık mavi gözleri de lens gibiydi ama ben şu an ona da yakından bakıyordum, gözlerinin bütün ayrıntılarını görebiliyordum ve o her bir parçasıyla gerçekti. “Konuya direkt gireceğim,” dedi bu kez de sapsarı saçlarını arkasında topladığında, taktığı beyaz şapkası bembeyaz tenine tezat simsiyah kaşlarını görmemi engelliyordu. “Bu masada Serkan ile oturuyordun, geriye kalan herkes sizden sonra geldi bu masaya.” Pembe dudaklarını yaladı. “Anlamaya çalış.”
Şevval’in benimle göz temasını kuramamasını fırsat bilip arkama, Serhat’a baktım. Çöpleri çöp kutusuna koymuştu fakat bize doğru dönük değildi, telefonda mesajlaşıyordu.
“Onlar da bu ortamda istenmediğini düşünebilirdi ama en düşünmemesi gereken sen sürekli, yani bence o tarzda alıştığın için sürekli kendini geri plana atmaya çalıştın ama buna gerek yok. Ne demek istediğimi anlayabiliyor musun?”
Bu konuşmadan utandığımı belli etmemeye çalıştım, acaba Şevval dışındakiler de beni bu şekilde gözlemlemişler miydi?
“Geçmişten beri takıldığın kişilerin arasında öyle hissettin diye tanıştığın her insan inan ki kişilere o tarz dışlama muamelelerinde bulunmuyor. Birileriyle arkadaş olmak için veya aynı ortamda bulunmak için illaki uzun bir tanışıklık ya da bir neden de gerekmez.” Şaşılası bir biçimde anlayışlı bakıyordu. “İnsanlar birbirleriyle annelerinin karnındayken arkadaş olarak doğmazlar.” Gözlerimin içine baktı. “Hem genellikle en iyi dostlar birbirlerini ilk görüşte sevmezler bile.”
Sözleri basitti, sadece farkındalık yaşamak zordu.
Şevval de ayağa kalktığında Serhat’ın varlığını hissedebiliyordum arkamda.
“Allah’a emanet, göte mukayyet,” dedi Şevval ve asker selamı vererek ayrıldı yanımızdan.
Yutkundum ve oturduğum yerden Serhat’a doğru döndüm, oturmamıştı ve ayakta öylece bana bakıyordu. Nedense bir ya da bir sürü sebepten yaşadığı moral düşüklüğünü yansıtmayı gizlememişti bu sefer.
“Ne oldu?” diye sormaktan kendimi alamadım onun bana dik dik bakan gözlerine odaklandığımda.
“Oturabilir miyim?” diye sordu sanki deminden beri yanımda oturmamış gibi.
Kaşlarım çatılı bir haldeyken başımı salladım. Yine yanıma oturdu ama yanıma oturmadı da. Değişik hissettirmişti.
Onu şu an düşünceli görüyordum. “Neden bir anda durgunlaştın?”
“Biz seninle kaç kez denk düştük?” diye sordu benim sorumdan bağımsız.
“Hiç saymadım.”
Sol kolundaki kabuk bağlayan yaralarıyla oynuyordu veya kaşıyordu, ayrımını yapamıyordum ama kalbimin acıdığını hissettim. “Nasıl anlatacağım, nasıl yapacağım bilmiyorum. Her şey için daha çok erken ama aynı zamanda da her şey için çok geç olmaya başladı. Kısacası her türlü yolu elimden geldiğince değil, gerektiğinde elimden vazgeçerek deniyorum ama zamanım da tükeniyor.”
“Anlayamıyorum,” diyebildim sadece.
Dudaklarını yaladığında bana döndü ve gözlerimin içine baktı. “Anlatamadığım için anlamıyorsun.”
Bu şekilde devam edersek hiçbir şey anlayamayacağımı fark ettim ve ben sormaya başladım. “Hiçbir neden yokken yanıma gelebiliyorsun, Serhat.”
Sıfır tereddütteydi. “Bunu senin hiçbir nedenin yokken Serkan’ın yanına gitme ihtiyacına benzetebilirsin.”
“Aynı şey mi?” diye sordum kafam karışmış bir halde.
“Hayır, değil.”
Serkan’ı yalnızlık konusunda kendime benzetiyordum ve onun her ne kadar mesafeli de olsa beni dışlamayacağına dair içimde bir inanç olduğu için onun yanına giderken çekincesizdim.
“Ben nedense senden ve Serkan’dan çekinmiyorum,” diye açık açık konuştum. “Mesela Serdar’ın ve Anıl’ın yanına gitmem, yanlarında sen ve Serkan olsanız bile ama seni, Serkan’ı veya ikinizi birden yan yana görsem yanınıza gelmekten çekinmem.” Başımı olumsuz anlamda salladım. “Kısacası aynı şey değil. Sen benim her ortamımda yanıma gelebilecekmişsin gibi davranıyorsun, Serhat.”
“Şöyle ki,” dediğinde bana doğru döndü, sol kolundaki ince sargıyla oynamayı bırakmıştı. “Senin bulunduğun bir ortama gelmekten çekinmem çünkü muhatabım sen olursun, ben seni biliyorum ve sen de beni biliyorsun. Bizim seninle bir konuşmuşluğumuz hatta aynı aile evinde bulunuşluğumuz bile var. Tabi bunlar büyük şeyler değiller ama yine de,” bekledi, devamını getirmedi ama başka bir cümleyle bağladı. “İnsan ilişkileri gereği arkadaşların, dostların, aşkın, akraba ilişkilerin veya komşuların olur ve insanlarla sadece tanışırsın, zaman geçirirsin.” Başını kesin bir şekilde salladı. “Bu kadar. Sonrasında sevip sevmeyeceğine de yine sen karar verirsin. Yeni insanlar bulursun, var olanlarla devam edersin ya da,” yine cümlesini tamamlamadı. “Bunlar hep tercihtir. Ve denemekten de çoğu zaman zarar gelmez.”
“Biz birbirimizi tanımıyoruz ama biz birbirimizle tanışıyoruz,” diye konuştum doğru anlayıp anlamadığımı teyit etmek istercesine. “Ve denk düştüğümüzde selamlaşmak için bu kadarı bile yeterli.” Neon yeşili gözleri anlayışla kapanıp açıldı. Ama bunlar bana yetersizdi. “Canını sıkan ne o zaman?”
“Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.”
Ona olabildiğince anlayışlı baktım. “Yorgun durduğun halde çok da güçlü görünüyorsun. Tuhaf bir tezatlık.” Başımı yana eğdim. “Uykusuz gibisin ama uyumasan da olurmuş gibi.”
“Bunları iradenle gerçekleştirirsin.”
“Beden yorgunluğu hafife alınacak bir şey mi demek istiyorsun?”
“Hayır,” derken nefesini verdi. “Benim için beden yorgunluğu önemsiz demek istiyorum, dinlenmesem de olur. Kendime düşkün değilim.”
Galiba anlamıştım ama içimden dile getirmek gelmedi bunu, o sanırım bunu bir ceza yöntemi olarak görüyordu.
Bekledi biraz, beni inceledi ama o esnada ona bakamamıştım çünkü çoğu zaman hep yoğun bakardı, ben buna güç yettiremezdim.
“Galiba pes edeceğim.”
Anlamadığım için kaşlarımı çattım. “Ne?”
“Diyorum ki,” dedi ve tamamen bana dönüp oturakta tek dizini kendisine yasladı. “Bir kere başlarsak, ne kadar akılcı ilerlersek ilerleyelim kaçınılmaz zararlar göreceğiz.” Bakışları çok keskindi, ona asla uzun süreli bakamıyordum. “Geleceği göremem elbette ama tahmin edebiliyorum, canımız yanacak.”
“Ne konuda?”
Neon yeşili gözleri yumuşadı. “Sence adalet, ellerimizden alınan haklar ve intikam kavramları bu dünyada bir sonuca varmalı mıdır? Yoksa öbür dünyaya bırakmak mı gereklidir?”
Ne diyeceğimi bilemedim. “Bunun net bir cevabı olmaz ki.”
Bakışları biraz daha yumuşadığında gözlerimi, saçlarımı ve dudağımı inceledi. “Sence o kadar çile çekmeye değer mi?”
Sessiz kaldım.
“Sıfırdan bir mutluluk mümkün değil,” dediğinde kafasının içinde sonunda kararları vermiş gibiydi.
“Yani acı çekmemiz gerekiyor?” diye sordum kaşlarım havadayken. Önce anlamamıştım ama derin düşündüğümde anlık sanırım Serhat gibi farkına varabilmiştim. “Çile çekmeden,” cümlemi yarım bıraktım ve yutkundum. “Sanırım gerçekten de sıfırdan bir mutluluk mümkün değil.”
“Sana bir şey söyleyebilir miyim?” diye sordu bir anda ciddileşerek.
“Buyur,” dediğimde eş zamanlı başımı sallamıştım.
“Ben,” dedi, bekledi, gözlerimin içine baktı. “Sana yalan söylemiyorum, olur da bir gün Anıl’dan ya da başka birinden bir şey duyarsan eğer,” bekledi yine, “Onlara nasıl tepki verirsin buna karışamam ama lütfen bana bir tepki gösterme çünkü gerçekten yalan söylemiyorum. Bu sadece konunun benimle bir alakası olmadığı için ağzımı kapalı tutmak, başka hiçbir şey değil.”
Derin konular konuşuyorduk, üzeri örtülüydü ama yetersizdi sadece ısrar etmeyecektim. “Bu konuşmanın o olaylarla alakalı olduğunu nasıl anlayacağım?”
“Ben sana, senin teyzenin evindeyken balkonda anlatacaktım fakat sonrasında yanında Müge vardı ve Anıl da geldiği için söylemekten vazgeçmiştim.”
Avuç içimi yanağıma yasladım. “Yani benden bir şey gizlemeyecektin.”
“Gizlemeyecektim sonra bunların benimle bir alakasının olmadığını fark ettiğim için sustum, bu kadar. Yalan yok. Sadece öğrendiğinde bana karşı bir tepkin olmasın. Senden bir tepki görmek istemem.”
Sabırlı ol, Hira çünkü soru sorup diretsen bile ne olduğunu anlatmayacak, bunu onun gözlerinden okuyabilirsin.
Başta yaşadığı moral düşüklüğü biraz olsun azalmış gibiydi, bir anda enerji gelmiş gibi dikeldi ve gülümsedi. “Önce cefayı çekiyoruz, tamam mı?” dediğinde alaycıydı sesi. “Böyle ölme noktalarına falan geliyoruz ama sağ kalırsak da sonunda çok mutlu oluyoruz? Nasıl sence?”
“Sen kafayı yemişsin.”
“O kafayı yememe daha var, kendisi bayağı lazım olacak da çünkü.”
Nedense gülümsemiştim, inkâr etmiyordum başlarda Serhat’tan ve tayfasından serseri görünüşleri ve kocaman tipleri olduğu için çekiniyordum fakat onlar gerçekten de ellerine kollarına hâkim adamlardı. Ve ben galiba Serhat ile zaman geçirmekten keyif alıyordum.
Dudaklarımı yaladığımda Serhat’ın bana yaratmış olduğu o dünyadan ayrılıp çevreme göz gezdirdim, çoktan öğle arasına girmiştik hatta belki de yeni ders saatine çok az kalmıştı.
“Müsait misin bugün?”
Düşündüğümde ona baktım. Şaşkındım, bir teklifle geleceği belliydi fakat ben bu tarz şeyleri kabul edebilecek kadar özgür değildim. Edebiyat dersinden sonra eve gitmem gerekiyordu. İstemeye istemeye başımı olumsuz anlamda salladım.
“Peki yarın?” diye sordu pes etmeyerek.
Nedense şu an düşünemediğim için telefonumu çıkartıp ders programına baktım. Üstümdeki heyecan mıydı yoksa gerginlik miydi ayrımını yapamıyordum.
“Yarın Salı,” diye mırıldandım. “İkişer saatlik İngilizce ve kimya dersimiz var sonra biyoloji hocamız yok ve sosyal etkinlik dersi de boş geçiyor.”
“Harika,” dedi karşılık olarak. Bir şeyler düşündü, vicdan konuları olduğunu düşündüm sanki ertelemek istemiyordu ama benim durumumdan ötürü bunu göze almıştı. “Yarın beş saatlik boşluğunda benimlesin o zaman.”
Tuhaf bir şekilde gülümsediğimde gözlerle anlaşmışız gibi aynı anda ayağa kalktık ve çardağın zıt noktalarına çekildik.
Derinden gelen bir gülümsemeyle ona el salladığımda ilk kafama, şapkasına baktı sonra gülümsedi ve kaşlarını kaldırarak veda etti.
Garip bir gülümsemeyle yürüyordum ve sadece anlamlı hissediyordum. Belki de hayat yaşamaya değerdi. Belki de bir zaman yanlış insanlardan ötürü yalnızlığın ördüğü duvarlar doğru insanlarla yıkılırdı. En ümidi kestiğin zamanlarda hiç ummadığın bir biçimde dostlarla kurduğun bir masada olabilirdin. En büyük başarısızlığın ardından en büyük başarılara ulaşırdın. Olumsuz kişiliğine rağmen aşkı bulurdun, buz gibi bir evde büyüyüp küçüklüğünü heba etmiş olabilirdin fakat sıcak bir yuva kurardın ve o zamandan sonrasını mutlu geçirirdin.
Duygulandığımı hissediyordum fakat bu sevinçtendi.
Sınıfımdakilerin davranışlarından eskisi kadar etkilenmiyordum çünkü çevremde daha iyileri vardı, bu biraz da büyük konuşmaktı ama fazlasıyla da gerçekti.
Hem kafa olarak hem de beden olarak büyüdüğümü hissedebiliyordum, bence bütün insanların büyüdüklerini gerçek manada hissettikleri bir anları vardı. Bir şey yaşıyordun, belki de yaşayamıyordun ve diyordun ki evet, gerçekten de artık büyümüşüm.
Küçüklüğümden beri beni yalnız bırakıyorlar diye üzülmezdim ve hep çabalardım; büyüdüm ve artık ötekileştirilmek umurumda değil fakat içten içe üzülüyorum ve düşünüyorum: Neden küçüklüğümden beri bu şekilde yaşadım?
Edebiyat hocamız sınıfça bir aktivitemiz olsun diye bir şeyler planlamaya çalışıyordu. Bir daha lise yıllarına dönemeyecekmişiz, üniversite arkadaşlıkları lise dostlukları gibi olmazmış, anılar biriktirmemiz, eğlenmemiz ve bol bol fotoğraf çektirmemiz gerekiyormuş.
İçten içe üzülsem de belli etmiyordum ve sessizce dinliyordum sadece. Saat sıkıntım vardı, izin alamazdım zaten sınıfımdakiler de arkadaşlarım değildiler. Üstelik rüyamda da böyle bir şey gördüğümü hatırlıyordum, sonu mutsuzdu.
Okuldan çıktım, bildiğim durağa kadar yürüdüm ve ikinci otobüse bindim, tanıdık simalar gördüm her zamanki gibi ve hiçbirine bir anlam yüklememeye çalıştım. Fakat yine de hissedebiliyordum; 712 benim için yarım kalan hikayelerden ve tanışamadığım bir sürü arkadaşlardan ibaret olacaktı hatta yeterince büyüdüğümde lise zamanlarımda bu otobüse binerdim, öğrencileri ve şoförleri gözlerime hep tanıdık gelirdi hatta o otobüs sürekli sıkış tepiş olurdu diye hatırlayacaktım.
Otobüsten indiğimde ve eve doğru yürüdüğümde sabah gördüğüm siyah transporteri bir daha gördüm. Her şeye fazla derin bakmaya başladığımı hissediyordum, misal yaşlılığımı yaşarsam eğer aklıma eve doğru genç halimle yürüyüp de ikidir gördüğüm o siyah araç gelirdi, mesela zamana şaşırırdım ve aracın içindeki hayatları da merak ederdim.
Anahtarla kapıyı açmadan önce telefonum titremişti, içime doğan bir hisle eve girmeden önce bildirimi okumayı tercih etmiştim.
Bilinmeyen Numara: Doğarsın, hayatın başkalarının elinde olur. Onların tarzında yetiştirilirsin ve aykırı davranmana da asla izin vermezler. Aileler çoğu zaman kendilerine köle yetiştirirler farkında olarak veya olmayarak fakat doğrusu topluma bir birey vermektir.
AR
Bu mesajın Siyah Maskeli Adamlar’dan geldiğini biliyordum, korkmamıştım çünkü mesajın içeriği yeterince haklıydı. Ve ben gerçekten de onlardan korkmayı bırakmıştım çünkü kötülüğümü istemediklerine artık emindim.
Odaya girdiğim gibi üstüme başıma rahat bir şeyler geçirdim ve kendimi iştahlı hissettiğimden ötürü uzun zaman sonra fazlasıyla yemek yedim.
Ev sessizdi, annemle hiç konuşmamıştık ve bazı zamanlar, hayır çoğu zaman sığıntı gibi hissediyordum. Onlara bağlıydım; onlara bağımlıydım ama bunların hepsi geçecekti, biliyordum.
Benden sonra Ebru gelmişti daha sonra da Cansu.
Sırf büyüdüğümde zihnimde aile ortamı canlansın diye bu salonda onların arasında oturuyordum. Evet demeliydim, biz bir zamanlar aynı evde aynı salonda bir arada oturmuştuk ve sohbet ediyorduk. Hayır, ediyorlardı.
Cansu bir tişört almıştı ve deneyerek anneme gösterdi.
“Eğildiğinde belin açılıyor biraz ama olsun, güle güle giy.”
“Evde giyeceğim, üstümde kalsın mı anne?”
“Kalsın kalsın. Günlük bir parça zaten.”
Kapının yuvasına anahtar sokulma sesiyle kardeşlerim panik oldular hatta Cansu anneme işaret yaptı babam üstümdekine laf eder mi diye, annem tereddütte kaldı fakat evde olduğumuzdan bir şey olmaz dedi.
Ben bu işin sonunu biliyordum.
Babam ne zaman eve gelse gerginlik ve huzursuzluk hissediliyordu, bu baskıcı bir kişiliğinin olmasından kaynaklanıyor diyebilirdim ama sadece varlığı bu şekilde hissettiriyordu.
Her zamanki gibiydi, bir saate bütün işlerini halletti babam odasında ve banyoda ardından da salona geldi.
Her zamanki gibiydi, babam salona girdiği gibi kardeşlerim biraz oyalandı ardından da salonu terk ettiler. Annem babamla konuşmuyordu aynı şekilde babam da annemle ve onlar her fırsatta birbirlerine surat astıkları için düşünce yapım birbirlerine surat asan çiftlerin her evlilikte bulunabildiğine evrilmişti, normal karşılıyordum artık.
“Bana yemek koyun bakayım,” dedi babam sessizliği bozarak, isim vermeden. Yine insanın içini daha da karartan haberleri açmıştı.
Birkaç saniye annemin kımıldamasını bekledim fakat hiçbir hareket göremediğimde “Ben koyarım,” dedim ardından da mutfağa gittim.
İçimdeki sıkıntı öyle büyüyordu ki haykırsam mesela o haykırışım içimdeki sıkıntının büyüme hızına yetişemezdi.
Yemek masasını hazırladığımda “Gelebilirsin baba,” diye salona seslenmiştim.
Her türlü empatiyi yapmaya çalışıyordum mesela babamın yerine koyuyordum kendimi. İşe gidiyordum, bir nüfusa bakmaya çalışıyordum ve eve geldiğimde tek yaptığım haberleri izlerken bana yemek koyun demek oluyordu.
Sonra annemi düşünüyordum, mutsuz bir evlilikteydim ve sürekli evdeydim, temizlik yapıyordum ve kocamla da asla kafamız uyuşmuyordu. Oturup iki sohbet edemiyorduk, koca bir hayat çöp olmuştu.
Bence, gerçekten de bence aşk zamanla körelen bir duyguydu ve ilişkiyi sürdürmek sadece sevgiye ve yaşanan anıların saygısına kalıyordu.
Babam yemeğini yemeye başladığında ben de mutfakta oturmaya devam ediyordum, annemin yanında iki kızı vardı ve babamın yanında durmazsam kendisini yalnız hissedecekti. Bütün yaptıklarım minnetimdendi. Emekleri göz ardı edemiyordum.
Cansu mutfağa su içmeye geldiğinde dolaptan bardağa uzandı ve beli hafiften açıldığında prensip gereği küfretmezdim ama küfretmek istemiştim.
“Sana o üstünü kim aldı?”
Cansu suyunu içerken babama şaşkınca bakıyordu ve gerginlik artışa geçmişti.
Ben aldım diyemezdi, yalan söyleyecekti. “Dolapta buldum, komşulardan biri vermiş olmalı.”
“Giyme dışarıda.”
“Evde giyiyorum zaten,” diye sert bir tonda konuştu Cansu mutfağı terk ederken ama tavrı babam acaba arkamdan gelip beni döver miydi, o şekilde konuştum diye bir imajdı.
“Bu modacıları öldürmek gerekiyor.”
Babamın bu tarz düşünceleri ve üzerimizde uyguladığı baskı o kadar zoruma gidiyordu ki aksi bir cümle kurmamak için nefes egzersizleri yapıyordum.
Öylesine düşündüğüm zamanlarda babamın iyi ki bu ülkeyi yönetmediğinin şükrünü ediyordum.
Yemek yendi sonrasında mutfağı toparladım ve bedenimi o kadar zorladım ki salona gitme konusunda çünkü hiçbir şekilde hiç kimsenin yanına gitmek istemiyordum bu evde. Amacım sadece gelecekte hatırlayabileceğim birkaç ailevi görsel oluşturabilmekti zihnimde.
Cansu ve Ebru gibi odamızda takılabilirdim ama her şeye duygusal bir anlam yüklüyordum, ben şu an annemin ve babamın yanında oturup Cem Öğretir’i izlemeliydim.
“Sen neden kızın öyle şeyler giymesine izin veriyorsun, Hasret?”
Babam belki de Cansu’yu gördüğünden beri kafasına bunu takmıştı. Derin bir nefes verdiğimde annem bir cevap vermedi.
“Sana soruyorum,” diye diretti babam desibelini yükselterek. Kendimi çok huzursuz hissetmeye başlamıştım.
Annemin bir cevap vermesini istiyordum, konuşsun istiyordum çünkü babamın öfkesine güvenemiyordum.
“Bana baksana!”
İrkilmemeye çalışmıştım, kaşınıyordum ve derimi kazımak istercesine bedenimi tırmalamak istiyordum ama köşemde sessiz bir şekilde oturup hiç kımıldayamayarak onları izledim.
“Ne var yani bunda? Giymiş işte kız?”
“Ne demek ne var bunda?” diye bağırdı babam.
Kendimi bu dünyada sanki hiçbir yer kaplamıyormuşum gibi küçücük hissediyordum.
“Milletin kapalı diye dışarıda giydiğini kız evde bile giyemiyor!”
Annemin cesaretini tebrik ediyordum çünkü şu an babam bana bir şey söylese konuşamazdım, bu korkudan ya da başka bir sebeptendi; ayrımını yapamıyordum fakat bildiğim bir şey ağzımı bir türlü açamadığımdı.
“Siktirtme bana şimdi milleti!”
Babamın ses tonu o kadar yüksek çıkmıştı ki korkum ses tonu ürkünç olan bütün erkeklere yöneliyordu. Travma. Oluşuyordu. Bağırışa. Ve. Küfre. Karşı.
Annem, babamın öfkesi karşısında bir şey söyleyemediğinde Cansu ve Ebru odalarında suspus olmuşlardı.
Bedenimin bu tarz olaylara karşı tepkisi o kadar garipti ki canım çıkana kadar haykırmak istiyordum fakat hareket edemiyordum, gözlerimi kırpamıyordum hatta ses çıkacak diye nefes bile alamıyordum. Bahsettiğim de buydu işte, şu an bana sağlık açısından bir zarar gelmeliydi ve odakları bana yoğunlaşmalıydı. Ben ölüm eşiğine gelmeliydim ki kavga ettiklerini unutup çocuklarına odaklansınlar.
“Zaten kapatamadın bu kızları da. Dışarıda götleri başları ayrı geziyorlar.”
Çok zoruma gidiyordu, o kadar zoruma gidiyordu ki ama işte göründüğü gibi karşı çıkmak kolay değildi. Bizim bir irademizin olduğunun farkında değildi. Bedenin bize ait olduğunu ona nasıl anlatabilirdim ki?
Annem babama dönmüyordu bile, pür dikkat televizyondaydı sanki haberlerle alakalı bir soru sorsak spikerden daha detaylı anlatırdı.
Düşünüyordum ve hiçbir şekilde annemin yerinde olmak istemiyordum, onları gördükçe evlenmek korkunç geliyordu, babam yüzünden bütün erkekleri aynı görüyordum.
Ben şimdi nasıl izin alacaktım? Bu zihniyetteki bir adamdan lise arkadaşlarımızla Torbalı’da bir restoranda akşam yemeği yeme iznini nasıl alabilirdim ki? Ağlamak istiyordum, cesaretimi bir türlü toparlayamıyordum. Sanki ağzımı açsam kekeleyerek konuşacaktım belki de hiç konuşamayacaktım.
Odaya gidip yatağa girmek istiyordum ama kımıldayamıyordum işte. Bir an önce ezan vakti gelse de babam odaya namaz kılmaya gitse diye dua ediyordum.
Ben kendimi bu durumdayken değersiz bir eşyaymışım gibi hissediyordum ve annemi düşünemiyordum bile. Ortamın gerginliğini bütün hücrelerimle o kadar net hissediyordum ki ne televizyonu dinleyip anlayabiliyordum ne de düşüncelerimi toparlayabiliyordum.
Cesaret istiyordum, diretmek istiyordum, hak savunmak ama yapamıyordum bir türlü.
Annem ve babam sıfır iletişimle televizyona bakıyorlardı, babam o kadar kaşlarını çatarak bakıyordu ki televizyona sadece izliyordu, görmüyordu asla çünkü düşündüğüne emindim.
Cesaret istiyordum, konuşmak istiyordum ama olmuyordu bir türlü. Ezik halime içim dışıma çıka çıka ağlamak istiyordum.
Duvar saati hiç durmadı, zaman akıp geçti ve ben de sürekli düşündüm, kafamda bir sürü cümle kurdum ama hiçbirini ağzımdan firar edemedim çünkü cidden böyle bir ortamda kolay değildi.
Günün ilk zamanlarını düşündüm, çardaktaki o kalabalık halimizi ve Serhat’ın hatta diğerlerinin bu ortamda olsaydı tepkilerinin nasıl olacağını. Ben zayıftım, susuyordum; onlar güçlüydü, asla susmazlardı.
Kımıldayabilme cesareti gösterebildiğimde elim telefonumu buldu fakat o kadar korkuyordum ki telefonum görünmesin diye kucağımda tutuyordum.
Serhat telefon numarasını nasıl kaydetmişti bilmiyordum zaten şu an pek de umurumda değildi bu durum, sadece onunla iletişim kurmak istemiştim.
Cesaretimi toparlayamıyorum.
Telefonun kapanmasını engelleyerek bekledim Serhat’ın bir dönüş yapmasını. Dördüncü dakikanın sonlarına doğru mesajımı gördüğünde korkuyordum, babam mesela şu an Serhat isimli biri ile mesajlaştığımı görseydi ben bir daha bu dünyaya ait hiçbir şey göremezdim.
Serhat: Neden cesaretini toparlayamıyorsun, iyi misin?
Bir cevap yazamadığımda sanki bunu anlamış gibi bir tavsiye verdi:
Serhat: Attığın her doğru veya her yanlış adım, yüreğinin sana bahşettiği cesaretle sınırlıdır.
Serhat: Korku hiçbir zaman bir çözüm hissi değildir.
Çözüm odaklıydı ve ben nedense onu her zaman yanımda bir destekçi olarak görmeye başlamıştım.
Ağzımı açtım, kapattım, derin bir nefes verdim, yutkundum ve kalbimi hissettim. Çok zor olmuştu ama güç bela toparladığım bu enerjiyi kusmanın tam zamanıydı. “Baba,” dedim artık geri dönüşü olmayacak bir halde. Babam bana baktı, zihnimde kurduğum hiçbir cümleyi yerinde bulamadım ama yine de geri durmadım. “Sınıfça akşam yemeği düzenliyor öğretmenimiz, akşam saat yedi gibi Torbalı’da sınıf arkadaşlarımla buluşabilir miyim?”
Potu kırmıştım, gerisi babamın öfkesine bağlıydı fakat tuz biber olduğumun farkındaydım. En azından denemiştim.
Daha da öfkelenmişti hatta beni reddettiğinde öyle bir ayağa kalktı ki zarar göreceğimi düşünerekten irkilmiştim, bu tarz tepkileri yansıtmamaya çalışıyordum ama artık bedenimin tepkilerini kontrol edemiyordum.
Annem, babamın ani hareketine bir anda döndüğünde hayatında vermiş olduğu en yanlış karara bakıyor gibiydi.
“Gitsin kız işte yemek yesin, sanki biz dışarda yemek yemeye mi gidiyoruz?” diye beni savundu annem.
“He gitsin erkeklerin içinde otursun değil mi!?”
Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki bütün vücudumda kanın o baskın dolaşımını hissedebiliyordum, boğazımı kupkuru hissediyordum ve yine konuşamıyordum.
Babam bağırdığında televizyonu kumandayla kapattı ardından kumandayı yere attı. Hayır, yere fırlattı ve kumanda parçalandığında “Ben geldiğimde televizyon açılmamış olacak,” dedi yine bağırarak, ilk salonu terk etti sonra da dış kapıyı vurarak evden ayrıldı.
İsteğim büyük bir şey değildi, gereksiz büyütülüyordu sanki amaç evde kavga kaosun bilerek çıkartılmasıydı.
Sen sadece ‘Tabii kızım arkadaşlarınla vakit geçirebilirsin,’ deseydin ben yanında dururdum ve hiç gitmezdim baba ama sen daha sınıfımdakilerin arkadaşlarım olmadıklarını bile bilmiyorsun.
Cansu ve Ebru biraz bekledikten sonra salona geldiklerinde annemle bakıştılar. Gözlerde minnet duygusu görüyordum, babam daha kötüsünü yapmadı diye ve eksik sevinç de vardı bir yandan çünkü babam evden gitmişti.
Annem o kadar sıkıntılı nefes alıp vermişti ki bir an doğru nefes alıp vermeyi unutmuştum.
“Nasıl da senelerimi bu adamla çöp ettim ben?”
Annemi sadece annem gibi bir hayatı olan kadınlar ve kardeşlerimi de bu tarz ortamlarda büyümüş çocuklar anlardı.
“Ne güzel baban susmuştu,” dedi Cansu bana dönerek. “Zamanı mıydı izin istemenin?”
Oturduğum tekli koltukta titreyen ellerimi bacaklarımın arasında gizlemiştim, boş bakıyor olabilirdim ama hissettiğim bütün korkunç duyguların arasına pişmanlığı yerleştirmemeye çalıştım.
Ben o an direnmeyi seçmiştim fakat şartlar gereğince pes etmem gerekiyordu. Bir daha bu tarz durumlar için izin bile almayacaktım, zaten izinlerim hep reddediliyordu.
Ebru çocuk psikolojisiyle ağlayacak gibiydi ama annem ona şefkatli yaklaştı ve yanına oturttu sarılarak. “Üzülme kızım, babanın huyu böyle zaten.”
Annem daha fazla bir şey söyleyemediğinde bakışları parçalara ayrılmış kumandayı buldu, belki de o kumanda kafasında kırılmadığı için şükrediyordu bunu bilemezdim.
Daha fazla dayanamıyordum, bu evde durmak istemiyordum, bir an önce yarın olmalıydı ve okul sayesinde dışarıya çıkmalıydım çünkü hava almak için bile şu an bu saatte evden çıkamazdım. Belki aynı şeyi annem de düşünüyordu, sokağa çıkıp temiz hava almayı ama babam evde bizi bulamadığında ya da bizi dışarıda gördüğünde her şeyin daha da kötü gideceğinin farkındaydı. Belki de annem benden bile daha çok şey yapmak istiyordu ama o çoktan başkasının boyunduruğuna girmişti bile.
“Ben diyorum size,” dedi annem, Ebru yanında olmasaydı belki de güçlü durmaya çalışmak yerine ağlardı. “Okuyun, hayatınızı kurtarın, erkeklere minnet etmeyin.”
Hislerimi sürekli baskılamak zorunda olduğum iğrenç ötesi bir gece geçiriyordum. Annem yatak odasında değil de her zamanki gibi salonda uyuyordu belki de uyumaya çalışıyordu ya da sadece düşünüyordu.
Cansu ve Ebru ne haldeydi bilmiyordum çünkü sırtımı onlara dönmüştüm hatta yorganı omzuma kadar çekmiştim. Gözlerim hafiften araladığım perdenin dışındaydı, geceyi izliyordum. Boğuluyormuş gibi hissediyordum, dışarıya çıkıp o serinliği hissetmem lazımdı ama imkansızdı.
Bir ara babamın geldiğini kapı sesinden anladığımda yine kalbimin ritimleri berbat bir hal almıştı. Keşke uykuya dalsaydım, hiçbir şeyin farkında olmasaydım ve okula gitme saatim gelseydi.
Babam dış kapıyı kapattığında koridorda yürüdü ve bizim odamızın hemen karşısındaki tuvalete girdiğinde uyuma taklidi yapıyordum ama korku öyle bir şeydi ki rahat olsaydım eğer gerçekten yatmışım gibi nefes alıp verirdim fakat şu an sırf şu sessiz ortamda sesim duyulmasın diye nefesimi tutmuştum.
Tuvaletin kapısı sert bir şekilde kapandığında derin bir nefes aldım ama yine kımıldayamadım çünkü ya yatağın raylarından ses gelirse idi?
Babam tuvaletten çıktığında ilk salona gitti, kalbimin çarpıntısı yine artıyordu ama bu nabız sesini acilen bastırıp salona odaklanmam lazımdı.
Hiçbir şey olmadı, babam salonun ışığını kapattı ve yine koridorda yürüdüğünde öyle bir anda odamızın ışıkları yandı, o an irkilmemeyi nasıl başardım hiç çözememiştim.
Birkaç saniye ışık öyle açık kaldı, o birkaç saniye benim için ölüm döşeğinde can çekişiyormuşum gibi ağır aktı fakat en sonunda yine karanlığa gömüldüğümüzde ben nedense hala hareket edemiyordum çünkü mesela ben olsaydım o karanlıkta bile beklerdim rol yapan var mı yoksa yok mu diye.
Babamın odasından yatak sesi gelene kadar hareketsiz durmaya devam ettim, sürekli aynı pozisyonda durduğum için artık canım acıyordu.
Bir ara çok huzursuz bir uykuya dalmıştım, garip garip rüyalar görüyordum, boğazım kuru uyanıyordum ama korkudan mutfağa gidip su içemiyordum, yine tedirgin bir uykuya dalışın ardından o derinlikten sıyrılıyordum.
Telefonumdan saate baktığımda 04.04 rakamlarıyla karşılaştım ama bir bildirim vardı.
Serhat: Ne yaptın?
Uyku sersemi olmasaydım ve düşünebildiğim bir zaman diliminde olsaydım yalan söylerdim, acınası bir durumda olmadığımı kanıtlama çabası yüzünden ama kısacık bir kelimeyle durumu özetledim.
Halledemedim.
//
Instagram:esmanur.yilmaazz