Kafamda her zaman iki seri olma düşüncesi vardı, şimdi ise ilk kitabın finalini yüklüyorum. Yanlış duymadınız, 20. bölüm sezon finalidir bizim ve benim için.
Her bölüm için çok güzel bir bölüm sizi bekliyor diyorum ama gerçekten de öyle. O gerçekçiliği sonuna kadar hissediyorum. Karakterlerim sizden benden insanlar.
Keyifle okuyun :)
23 Ekim Salı, 2018
Saat 16.39
Gün sonu değerlendirmesi gün bittiğinde yapılırdı ama bugün o kadar uzun bir gündü ki günün uzun oluşunu bile geçmiştim, asıl trajedi şimdi başlıyordu.
Tıkandığım bir andaydım, birçok yönden ve tıkanan sadece ben değildim bütün aile fertleriydi. Annem babama tıkanmıştı, babam hepimize ve kız kardeşlerim de bana ve babama karşı bu şekildeydi.
Ev yine soğuktu her ne kadar içerisi sıcak olsa da. Babamın nefesi soğutuyordu, annemin nefesi soğutuyordu, kardeşlerimin nefesi soğutuyordu ve belki de benim de nefesim soğutuyordu. Ürpermekten tüylerimi diken diken hissediyordum.
Bir tartışma çıkacağı o kadar belliydi ki, bu evde çoğu şeyi ezberden tahmin edebiliyordum artık. Biri geriliyordu birinin gerilimi ötekini geriyordu ve hepimiz gerginleşiyorduk.
Tekli koltukta oturuyordum yine, babam üçlü koltuktaydı, annem ve kız kardeşlerim ise öteki üçlü koltukta oturuyordu. Gerçek manada üşüyordum. Kimseden çıt çıkmıyordu ama bu kesinlikle sakin bir sessizlik değildi, herkes bunun farkındaydı.
Sanki tek sığınağımmış gibi odaya geçip yatağıma girmek istiyordum ama artık bu evin ortamı beni öyle bir hale sokmuştu ki gerginlik yüzünden kımıldayamıyordum bile hatta kımıldamayı geçtim konuşmak istesem konuşamayacağımı çok net bir şekilde hissedebiliyordum.
Buradan, bu salondan gitmek istiyordum deliler gibi hatta halıya basan ayaklarımı alıştırma aşaması olsun diye kımıldatmaya çalışıyordum ama bir türlü olmuyordu.
Belki de cesaretimin kırılma noktasındaydım öyle ki ayağa kalkıp odaya gidebilecektim ama annem, Cansu ve Ebru benden önce davrandılar. Üçü de sözsüz bir şekilde anlaşmış gibiydiler. Resmen koltuğa çivilenmiştim.
Yine gideceklerdi, beni hiç düşünmeden hem de. Sadece odaya gitmeyi hayal etmiştim ama artık babamın yanında kalmalıydım çünkü onu salonda tek bırakamazdım. Hislerimden, kendimden ve düşüncelerimden ama özellikle de minnet duygumdan nefret ediyordum.
“Nereye gidiyor bunlar bu saatte?”
Babamdan bir soru almıştım ve kımıldayamadığım gibi sesim de çıkamıyordu bir türlü. Bunun adı neydi? Travma mı?
Babam ya kendisi kalkacaktı annemlerin nereye gittiklerine bakmak için hatta öyleydi ki bakmakla kalmayıp annemlerin gideceği yere gitmelerini de engelleyecekti ama bunu bir faciayla yapacaktı. Facia istemiyordum, bu gerginlikten daha ağır gelirdi.
Cesareti korkudan aldım ve ayağa kalktım. Cesareti senaryonun en kötüsüne engel olma dürtümden aldım. “Şimdi sorarım baba.”
Sadece üç kelime etmiştim ve koridorda yürürken kupkuru boğazımla yutkunmaya çalışıyordum. Kalbim inanılmaz derecede çarpıyordu. Ya adımlarımı yanlış atıyordum ya da başım dönüyordu, bunu tam seçemiyordum. Tansiyonum mu vardı acaba?
Nasıl yapıyordum bilmiyordum ama kapının dışında ayakkabılarını giyen annemi ve kardeşlerimi gördüğümde bedensel olarak tamamen normal bir Hira’ya dönüşmüştüm.
Kapıya yaslanmadan bir elimle saçlarımı ağırca karıştırdım. “Babam dedi ki bu saatte nereye gidiyormuşsunuz.”
“Saat daha yeni beş oldu,” dedi Cansu gözleriyle annemin tepkisini yoklarken. “İkindiye yeni girdik sayılır.”
Yutkundum ve onları seyrettim. Bensiz gidiyorlardı, ev boğucu geliyor olabilirdi onlara ve hava almak istemeleri normaldi elbette ama ben yine bu evin içerisinde kalıyordum. Onlarla gidebilirdim, en kötü yanlarında dolaşmıyormuş gibi yapardım ama öte yandan babamı yalnız da bırakamıyordum. Hala yemek yememişti ve annemlerin ona yemek koymamasını bile kafaya takacaktı. Sorumluluk almalıydım, sorumluluk almalıydım ki facia yaşanmamalıydı.
Onlar şimdi mutlu mutlu gezeceklerdi. Kıskanç bir insan olup olmadığımı kestiremeyeceğim bir andaydım ama kız kardeşlerime inanılmaz derecede imrenmiştim. Ben neydim ki gerçekten? Sadece en büyükleri olduğum için mi hep kurban ediliyordum? Neden toplu gezmiyorduk ya da neden hepimiz bu evde kalmayı denemiyorduk? Biz neden aile olamıyorduk?
Kendimi haklı çıkartıp değil bencilce davranıp annemlerle gidebilirdim fakat annem, benimle gezeceği için mutsuz hissedecekse dışarı çıkmamın hiçbir anlamı kalmıyordu. Eğer annem ve kardeşlerim dışarıya hava almak için çıkıyorlarsa o zaman aldıkları havayı bozmamalıydım hem babam evde tek kalıyordu ve birinin ona yemek vermesi lazımdı.
Öylece dikilmeye devam ederken bir an Serhat'ı ve onun bana söylediği sözleri hatırladım. “O anki duygunu, o anki duygunun ne olduğunu duymayı hak edecek insanlara söylemekten çekinme çünkü gelecekte aynı şeyleri söyleyeceğin zaman, geçmişte söyleseydin derler ve seni takmazlar. Hislerini bilmesi gereken kişilerin seni takmayacak insanlara dönüşebileceklerini unutmadan yap bunu.”
Serhat'a uydum ve gelecekte, geçmişte hissettiklerime aşinaları olması adına hüzünle konuştum. Hayır, hüzünle konuşmamalıydım, bu acizlik olurdu. Bir robot gibi konuştum. "Sizi zorla ikna edip yanınızda mutsuz bir evlatlık çocuk gibi dolaşmama ne gerek var ki zaten?"
Kapıyı üstlerine kapattım ve sırtımı dönüp kapıya yaslandım. İçimde kalanları söylemenin beni rahatlatacağını tahmin etmiştim fakat omuzlarımdan bir yük inmiş gibi hissedeceğimi hiç düşünmemiştim. Serhat, bence yapmayan ama kendi düşüncesince hatalar yapan bir insan olmasına rağmen yine de güven verenlerden ve akılda kalanlardandı. İstediğinde sözleriyle bile kendisini, başkalarının gözünde vazgeçilmez kılabiliyordu. Mesela, şimdi birdenbire aklıma gelmesi bile bunun bir kanıtıydı.
Annemleri yolcu ettiğime göre artık salona girme zamanım gelmişti fakat şu an bu adım için herhangi bir yerden bir cesaret bulamamıştım.
Adımlarım bir ara beni salona kadar götürebilmişti daha sonrasında babamla göz göze gelmemeye çalıştım çünkü bana soru soracaktı annemlerin nereye gittiğine dair ama bir cevap veremeyecektim. Facia istemiyordum, eğer bir facianın yaşanmayacağına dair bir dayanağım olsaydı o zaman cesaretsiz olurdum, şimdi cesaretliydim. Bu farkındalık acıydı.
“Yemek boşaltayım mı sana, baba?” Annemler hakkında bir şey diyemeyecektim, facianın yaşanmasının en yüksek ihtimali sayesinde konuşamadığım halde konuşabilmiştim.
Başını salladı sadece. Bir kafa sallayış, bir evin depremi gibiydi. Kafasında kurarcasına idi.
Mutfakta hızlı bir şekilde tabaklara boşalttım yemeği, gerginliğime süre tanımak adına babamı mutfağa geç çağırabilirdim ama bunun boyutu o kadar değişikti ki babamın isteğinin bir an önce yerine gelmesi lazımdı.
Babam yemeğini yemeye başladığında onun yanında oturamadım ve ilk önce salona geçtim ama koltuğa oturmadan geri mutfağa döndüm çünkü onu öfkesiyle yalnız bırakmak istememiştim. Bütün bunları yapmak ve bu tarz dengeleyici düşüncelere sahip olmak güç şeylerdi.
“Nereye gitti bunlar?” diye sordu en sonunda babam.
“Bilmiyorum,” diyebildim kısık bir tonda önüme bakarak. Zorla yemek yiyordum çünkü ne yapmaya çalıştığımı her türlü anlamazdı babam ama yine de bir önlemdi. Yemeği kemirmem onun yanında oturmama bir bahaneydi sadece.
Babam yemeğini yerken onu yumuşatabilecek sohbetler açmayı düşünüyordum hatta ana başlıkları kafamda belirlemiştim bile. Derslerim ve öğretmenlerimle aramın iyi olduğundan ilk konuyu açıp aynı soruyu babama yönelterek geçmişini düşünmesini sağlayacaktım sonra o bana ilkokul anılarından bahsedecekti. Sonrasında annesinden de illaki bahsettiğinde baba iş çıkışı beni ara da babaanneme ziyarete gidelim diyecektim. Böyle böyle onu yumuşatmış olacaktım ama bütün bunlar sadece kafamın içinde kaldılar çünkü babamın sert çehresi ve kindar bakışları ağzımı açmama engel oldu.
Yeniden salona geçişimizden yaklaşık yirmi dakika sonra kapı çalmıştı. Annemler gelmişti ve onlara kapıyı açtığımda beraberlerinde soğuğun izini de getirmişlerdi. Tenim ürperdiğinde ben onları arkamdan benimle salona geliyorlar sanmıştım ama hepsi bizim odaya geçmişti.
Salonda babamla beraber sessiz sessiz haberleri seyrederken odadan onların sesleri geliyordu. Acaba babam onların evin neşe kaynağı olduklarını mı düşünüyordu yoksa kahkaha sesleri kinden ötürü tahammül edilemez miydi onun için?
Bir ara babam namaz kılmaya odaya gitmişti ve o esnada da annemgil salona geldiler televizyon izlemek için. Ben yine tekli koltuktaydım, annem babamın salona gelmeyeceğini düşündüğünden üçlü koltuğa uzanmıştı, Cansu da aynı annem gibi öteki üçlü koltuğa uzandığında Ebru da tekli koltuktaydı.
Babam salona uğrar mıydı uğramaz mıydı bilmiyordum ama en azından facia yaşanmazdı artık öngörülerime göre, sadece konuşmazlardı, surat asarlardı ve birbirlerini görmezden gelirlerdi.
Odamıza geçtim çünkü babam salona geçtiğinde oturacağı boş bir koltuk bulmalıydı. Ders çalışacak bir kafa hissedemediğimde okuma kitabımı alıp yatağıma geçtim. Bu yatak bu yangın yerindeki evde yanmayan tek alandı benim için.
Sırtımı yastığa yasladığımda ve kucağımdaki kitabımı okuduğumda babamın gölgesini babam açık kapıdan geçerken görmüştüm. Babam salona geçtiğinde ve yüksek ihtimalle benim boşalttığım tekli koltuğa oturduğunda salondaki gürültü hafiflemişti.
Gözlerim kitapta, aklım bugünde ve kulaklarım da salondaydı. Odadan sadece televizyonun sesi geliyordu, kitabı da aklım bugünü düşünmenin dozajını azalttığında anca anlayabiliyordum.
Bir ara telefonum titremişti.
Serhat: Nasılsın?
Gülümsemiştim.
İyiyim, sen?
Serhat: İyiyim.
Serhat: Ve…
Serhat: Hatırlamadığın şeyleri anlatmadığım ne malum?
Anlamadım.
Yine anlamadığım bir dilde, karman çorman konuşacak sanmıştım.
Serhat: Bugün duvarı saçlarının rengine boyamıştık, fark etmedin. Şarkıda da geçiyordu: Karşında gözleri kör biri…
Serhat: Gururundan kimseden bir şey yemeyen birini yani seni evimde hizmet mantığında çalıştırıp karpuz yedirdim. Yine karşında gözleri kör biri…
Serhat: Tiner, duvar boyası mesela sana saçlarını hatırlatmadı, sen unutuyorsun.
Serhat: Karşımda gözleri kör biri istemiyorum.
Bir an kendimden utanmıştım, Serhat farkına varamadığım şeyler yapıyordu üzerimde ve ben de onun yanında bir aptal gibi her şeye uyuyordum. Bilinçli yaptığı hiçbir şeyi anlamadığımın da bilincindeydi.
Aklımla oynama. Ben senin kadar karmakarışık düşünemiyorum. İyi geceler.
Dakikalar geçti ve tam kafamı toparlayabildiğim ve kitabı anlayabildiğim bir vakit babamın telefonu çaldı, uzun bir süre sonra salonda televizyon sesi hariç kulakları belli bir süre sonra rahatsız eden o tiz melodiyi işittim.
“Alo?” Kulak kabarttım. “Efendim Necati?”
Necati eniştem babamı neden aramıştı ki? Eniştemi hiç sevmezdim ve o adamdan da hayırlı hiçbir şey görmemiştim, beklemiyordum da.
“Bu saatte gelemeyiz.”
Sanırım teyzemlere çay içmeye davet edilmiştik.
“Yok, yok. Geç oldu saat.”
Babam kabul etmezdi elbette ama ailecek bir yere gitmek evdeki bu soğukluğu eritirdi sanırım.
“Misafir kim?” diye sordu babam. “Yok ya gelmeyiz biz geç oldu. Selamımı iletirsin.”
Babam telefonu kapatacaktı ama eniştem izin vermiyor gibiydi.
“Kiminle gördün?” dediğinde babam keskin ve hızlı bir tonda bütün bedenimi ani bir elektrik akımı rehin almıştı. Sanki eniştem beni Serhat’ın evine giderken görmüştü ve bu durumu dolandıra dolandıra anlatmaya çalışıyordu babama.
Ne yapacağımı bilemediğimde farkında olduğum tek duygu bedenimde hissettiğim korkunun seviyesiydi. Ürkünçtü.
“Yok bacanak,” dedi babam, titreyen ve terlemiş ellerimi yorgana sildim. “Görmedim ben.”
Sanırım benden bahsetmiyorlardı ama yine de Necati eniştemden her şeyi beklerdim. Hakikati ve yalanı bir arada götürebilirdi kendisi.
Saniyelik yüksek seviyeli korkuyu atlatmayı başardığımda salonu dinlemeye devam ediyordum.
“Hmm,” dedi babam sorgularcasına. Bu Necati eniştem yine neyi karıştırıyordu acaba? “Öyle mi olmuş?” Annemlerin eniştemin sesini işittiklerine emindim ama ben odada olduğumdan o adamın sesini duyamıyordum. “Yok, haberim yoktu.”
Cansu’nun olumsuz ve kısa süren bir ses çıkarttığını duydum.
“Tamam, tamam. Ben de senin eve getirdiğini sanıyordum ya. Tamam bacanak, görüşürüz. Selam söyle tekrardan.”
Ne olduğunu anlamamıştım ama annemler anlamış gibilerdi çünkü duyuyorlardı. Babamın bir şey söylemesini bekledim ama salonda yine sadece televizyonun sesini işittim.
“Neyin yalanını söylüyorsunuz bana?” dedi babam en sonunda.
“Yine ne diyorsun sen?” diye girişti annem anında.
Pür dikkat kesilmiştim ama bu sefer facia olduğunu anlamıştım, kaskatı kesilecektim.
“Hani Necati bırakmıştı sizi geçen eve?”
Anlamaya başlamıştım. Babamın bizi eve Necati eniştemin bıraktığını sanmasıydı olay hatta yalanı annemin tavsiyesi üzerine ben söylemiştim. O gün bizi eve Fırat amca bırakmıştı ve babam bunu öğrenmişti Necati eniştemden.
Annem, babama bir cevap veremediğinde “Konuşsana kadın!” diye bağırdı babam felaket bir tonda.
Hayatımız da hep böyleydi. Mutlu olduğumuzda hep mutluyduk, tüm mutluluklar aynı anda yaşanırdı. Bu iyi olandı. Ama mutsuz olduğumuzda tüm olumsuzluklar üst üste gelirdi. Tıpkı şimdiki gibi. Babam bir şeye sinirlenmişti ve o sinirlendiği olay yetmemiş gibi bir de bu çıkmıştı. Sanki kader bu ortamın yıkılması için tüm kozlarını şimdi kullanıyordu. Her şey üst üste gelişiyordu. Ve ben her zamankinden daha fazla konuşamayacağımı hissediyordum.
Babam o kadar ani ayağa kalkmıştı ki koltuktan çıkan ses ve annem ve kardeşlerimin korku dolu nefeslerini ta buradan duyabilmiştim.
“Neyin yalanını söylüyorsun!?”
Babam o kadar bağırmıştı ki kulaklarım uğuldamıştı, korkudan yüzüme sıcak basıyordu, gerginlikten hareket edemiyordum.
Kız kardeşlerimden ötürü annemin ayağa kalktığını ve kardeşlerimin önüne geçtiğini anlayabiliyordum ama annem daha konuşamadan tokat sesini ve çığlığı duydum. O kadar korkmuştum ki sağ dizim titremeye başlamıştı.
“Kafanıza göre dışarı çıkamazsınız!” Bir şiddet sesi daha duyduğumda sol gözümden bir yaş düştü. “Elalemin arabasına binemezsiniz! Ben anlamıyor muyum sanki ne haltlar çevirdiğinizi?! Yok izinsiz dışarı çıkmalar, surat asmalar, konuşmamalar, eve geç gelmeler, yalan söylemeler...”
“Yete-” Annem daha konuşamadan yine yüzünde bir ses patlamıştı.
“Yalan söylediğine göre vardır bir sebebi! Adamın büyük oğlu var, kızlarınla aynı arabaya bindirmekten utanmıyor musun?”
Salonda kargaşa vardı, Ebru’nun ağlayışını duyuyordum, Cansu bir yandan ağlayıp bir yandan da “Annemin saçlarını bırak!” diye bağırıyordu ve yüksek ihtimalle o da şiddet görüyordu araya her girdiğinde, annem çığlık atıyordu, babam bağırmaya devam ediyordu ve ben kaskatı kesilmiştim. Oraya gidemiyordum.
“Yeter.” Küçük bir kelime çok büyük bir anlam ifade edebilirdi. Ellerim kulaklarımdaydı. “Yeter.” Ne zaman son bulacaktı bu? “Artık yeter,” annemin yarım kalan yeter kelimesini tamamlıyor gibiydim, “yeter artık, bitsin.”
Farkında olmadan çok fazla ağlamıştım, üzerimdeki üstümle yüzümü sildiğimde resmen biri üzerime bir bardak su boşaltmış gibiydi.
En sonunda babamın salondan çıktığını anladığımda hıncını alamadı ve tuvaletin kapısına yumruk attı sonra da odasından montunu alıp evden kapıyı çarparak çıktı.
Titreyen ellerimle bir kez daha yüzümü temizlediğimde gözlerimi sıkıca kapatıp yorganın altına girdim ve kulaklarıma baskı uyguladım. Salondaki ağlama seslerini duymaya gücüm yetmiyordu, kaldıramıyordum. Kendimden utanıyordum, hareket edemeyişimden utanıyordum, ağlayışımdan utanıyordum, salona gidemeyişimden utanıyordum, araya giremeyişimden utanıyordum.
Facianın yaşanmaması için verdiğim çaba facia yaşanırken ortadan kayboluyordu.
Babam eve gelmemişti, ben yatağımdan çıkmadan ağlayışımı sürdürmüştüm ve annemler de evin kapısını kilitlemişlerdi. Annem ağlarken kardeşlerim teselli ediyordu sonra annem ağlamamaya çalıştığında kardeşlerim ağlamaya başlıyordu. En sonunda salonda ağlayarak uykuya dalmışlardı.
Terlemekten, akan burnumdan ve gözyaşlarımdan yatağım ıpıslak olmuştu, uyuyamıyordum ve gözlerim acıyordu. Bütün hislerim birbirine dolanıp düğümlenmiş bir ip yumağı gibiydi.
Haklı olup olmamak ya da doğruyu yapıp yapmamak umurumda değildi, Necati eniştemden nefret ediyordum. Ne olursa olsun çekirdek bir aileye dışarıdan müdahale edilmemeliydi. Ki annemin yalanının başlangıcı bile babamın üzerimizde kurduğu ürkünç baskıdandı. Kızmayacağını bilse annem yalan söyleme ihtiyacı duymazdı bile.
Korkunun başladığı yerde yalanın kaynağı yeşerirdi.
İnsanlar, neden kötü bir kişi olup da kötülük yapardı? Toplumda yer edinme çabasından veya kendi şanslarını yaratmak için mi? Kötülerin şansı belki de buradan geliyordu çünkü nerede bir kötü görsem, tüm olaylarda o kişinin hep şanslı olduğunu da görmüştüm. Kötüler, kötülük yaparak kendi şanslarını elde ediyorlardı ve bu dünya sadece kötülere güzeldi. Necati eniştem kötüydü, babamı arama amacı bile evine çaya davet etmesi değil bütün bunları anlatmak için kendine bir ortam yaratmasıydı.
Bu boğucu ve kasvetli evden gitmek isterdim, akan burnumu ve gözyaşlarımı silip yataktan çıktığımda bile ağlamaya devam ediyordum, kısa bir an başım dönmüştü.
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum, etraf karanlıktı ve bu karanlıktan bile tuvaletin kapısına atılan yumrukla oluşan oyuğu görebilmiştim.
Salonun önünden geçerken nefes bile almadım uyanmasınlar diye, ağlayarak uykuya daldıklarından huzursuz olduklarını anlayabiliyordum.
Mutfağa girdiğimde balkon kapısını olabildiğince sessiz bir şekilde açmaya çalıştım ve küçücük kısımdan balkona geçtim.
O kadar takatim yoktu ki üzerimde hiçbir şey olmadığı halde soğuğu hissedemedim çünkü bedenimin üşümesine alışmıştım. Ellerim ve ayaklarım her zaman soğuktular ama mutsuzken ve ağladığım vakitlerde ayrı bir buz kesiyorlardı.
Balkonun demirlerine tutundum, ısı farkı o kadar azdı ki ellerimin üzerinde fazladan bir soğukluk hissedememiştim bile.
Karanlıktan korkmazdım ama karanlık korkunçtu ve bunun sebebi de içinde bizi nelerin beklediğini bilemememizdendi. Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktım; karanlıktı, tek bir yıldız bile yoktu ama korkunç gelmemişti.
Yeniden aşağı baktığımda gözyaşlarım intihar etmişti. Bu evden de benden de kurtulmuşlardı.
Ölüm özgürlüktür.
Hiçbir zaman kısıtlanmayı sevmemiştim ama bu evde kendimi kanatsız bir kelebeğe benzetirdim. O kelebeğin kanatları, kendilerini herkesin hükmedicisi sanan ve kendini üstün gören kişiler tarafından sökülmüştü.
Ben kanatsızdım.
Tırtıl ölmüştü.
Sıra kelebekteydi.
Ölüm özgürlüktü.
Demir parmaklıklara yaslandım biraz daha, gözlerim aşağıya kilitlenmişti.
İstesem o kanatları kendim inşa edip uçabilirdim fakat bunun için de hükmedicilerimi terk edip kendi başımın çaresine bakmam gerekirdi. Tüm cesaretimle onlara baş kaldırmalıydım fakat ben, beni kısıtlamalarına rağmen hiçbir şekilde onların kalbini kıramazdım. Çünkü içimdeki minnet duygusu vicdanımı rahatsız ediyordu. Çünkü onlar beni büyütmüştü ve yine onlar beni beslemişlerdi. Üstelik yine ve yine onlar, beni bugüne kadar okutmuşlardı.
Madem kurtuluş yoktu, o zaman kurtuluş yolu yaratılırdı. Demir parmaklıklardan aşağıya doğru eğildim.
Ben kanatsızdım.
Tırtıl sürünmüştü.
Kelebek yürüdü.
Ölüm özgürlüktü.
Keşke bencil bir insan olabilseydim.
Keşke sadece kendimi düşünebileceğim bir hayat yaşasaydım ve yine keşke onlara minnet duygusu besleyeceğim bir çevrem olmasaydı.
Bir bacağımı balkondan aşağı sarkıttım.
Ben kanatsızdım.
Tırtıl kozaya sahipti.
Kelebek renklense de kozayı reddedemezdi.
İşte bu yüzden ölüm özgürlüktü.
Serhat'ı düşündüm. Kardeşleri dışında bir ailesi yoktu. Özgürdü. Özgür olabilmek için annenin ve babanın olmaması mı gerekiyordu? Hayır. Anne ve baba mutluluktu. Özgürlüğünün yanında mutlaka olması gereken mutluluk. Ama benim annem ve babam beni mutlu etmiyordu, üstüne üstlük ben mutlu değildim, özgür de değildim.
Serhat'ın tek büyüdüğü gibi keşke beni büyüten insanlar olmasaydı ve ben kendi ayaklarımın üstünde kalarak büyüseydim. O zaman kimseye hesap vermeden yaşayabilirdim. Ve kendimi kandırıyordum. Bütün her şeyde kendimi kandırıyordum. Derdim hesap vermek falan değildi. Çünkü ailenin canı yandığında senin de canın yanardı. Bağımlı olduğun bir insan topluluğu vardı. Acıları acındı. Özgürlük kolaya kaçmaktı. Kimsesiz olsaydım uğuruna üzülebileceğim bir aileye sahip olmazdım. Asıl olay buydu.
Ne kadar yakının varsa o kadar gözyaşın vardı. Serkan böyle söylemişti.
Özgürlük kolaya kaçmaktı.
Ölüm pes etmekti.
Aklımı toparlayabildiğimde balkondan kendimi sarkıtmaya çalıştığımı fark ettim ve kendimden korktum. Neyin kolayına kaçmaktı bu? Neyin hesabıydı? Neyin korkaklığıydı?
Soğuğu hissedebildiğimde ve kendime geldiğimi hissettiğimde geriye adımladım, yutkundum, derin bir nefes aldım ve yüzümü ovuşturdum.
Her şeyden vazgeçtiğim o anda, aslında her şeyin daha yeni başladığını fark etmiştim. Ben Hira Taşdelen’dim. Yarını görebilirdim, ertesi günle yüzleşebilirdim ve ondan sonraki günden de korkum yoktu.
Varlığını unuttuğum cebimdeki telefonum titredi yeniden.
Serhat: Sizin evin oralara geleceğim işim çıktığından. Eğer hala uyumadıysan balkona çıkar mısın bir dakikalığına? Seni görmek istedim.
Kalbim korkuyla çarptığında ve bünyemin artık kaldırmadığına şahit olduğumda aceleyle mutfağa girdim ve balkonun kapısını kapattım. Etrafta araba yoktu ama o kadar paranoyaklaşma evresindeydim ki onun yaptığım şeyi görme ihtimalinden ötürü böyle bir mesaj attığını düşünmeye başlamıştım.
Gelme, yazamadım. Çünkü onun iyi niyetli olduğunu biliyordum. Ufacık bir kelime birçok şey ifade edebilirdi ve yine küçücük bir kelime birçok kalp de kırabilirdi. Serhat’ın kalbinin temiz olduğunu biliyordum. Toplasak boyu beş santimi bile geçemeyecek o minicik söz, koca bir adamı yıkmaktan ziyade üzebilirdi ya da ben normal bir kafada olmadığımdan böyle abartılı düşünüyordum.
Mesajı üst bildirimde tutmaya devam ettim görüldü olmasın diye, böylelikle uyuduğumu düşünürdü. Yalan söyleme huyumdan canım sıkılmaya başlamıştı ama artık bunun nedenini daha iyi anlayabiliyordum; yetiştirilme biçimi ve ev ortamı beni bugünkü Hira yapmıştı.
Daha uyumadım ve müsait değilim yarın okulda görüşürüz demenin neyi zor geldi bilmiyordum ama telefonumu bıraktım ve buz gibi bedenimle yatağıma geçtim, yastık gözyaşlarımla ıslandığından rahatsız oldum sonra yastığı ters çevirdim ve o şekilde uyumaya çalıştım.
24 Ekim Çarşamba, 2018
Daha kaç kez ağlayarak uykuya dalacaktım geceleri ve daha kaç kez huzursuz uykularımdan uyanmaya devam edecektim? Ne zaman gülümseyerek uyuyup sabahına mutlu hissederek uyanacaktım?
Ağlamaktan, gece korkudan ara ara uyanmaktan ve gerginlikten başım çatlayarak güne başlamıştım hatta o kadar erken başlamıştım ki güne sanki hiç uyumamış gibiydim. Babam evde değildi ve evde olsaydı normalde bu saatler onun işe gitme saati bile değildi.
Gözlerim ağlamaktan şişmişlerdi ve buzdolabından aldığım donmuş eti gözlerime tutuyordum yaptığım eylemin doğruluğundan ya da yanlışlığından habersiz. Odada ışık açık bir şekilde gözlerimin inmesini bekledim, bir yandan da annemler salonda uyanmasınlar diye ses çıkartmamaya çalışıyordum.
Fırsat buydu sanırım, okul. Okul için saat daha çok erkendi ama temiz hava almak için bahanem vardı en azından. Bazen düşünürdüm, okulum olmasaydı bu evden nasıl çıkabilirdim diye.
Telefonuma bakmayı akıl edebildiğimde saatin gecenin dört çeyrek olduğunu fark ettim ve gecenin üç buçuğunda Serhat’tan bir mesaj daha gelmişti. O ara ara uykudan uyandığında mı yazıyordu yoksa hiç mi uyumuyordu?
Serhat: Okulda görüşelim.
Mesajın bildirimine yine dokunmadım, bir mesaj da atmadım belki uyuyordur diye belki de kendimden utandığımdan.
Annemlerin salonda uyuyuşlarını seyretmiştim bir beş dakika kadar. İzlediğim huzursuz uykularıydı. İzlediğim uyurken bile gergin yüzleriydi. İzlediğim çaresizlikti. İzlediğim aralarındaki görünmez ellerin birbirlerini tutuyor olmasıydı. İzlediğim kenetlenmeydi. İzlediğim korkaklığa başkaldırmaydı. İzlediğim acıydı. İzlediğim kurumuş gözyaşlarıydı. İzlediğim ayna ve yansımasıydı.
Yeniden odama dönmüştüm. Okula gitme bahanesiyle dışarı çıkıp hava almak istiyordum ama bir yandan da otobüs seferlerinin daha başlamadığını biliyordum.
Banyoya geçip sıcak suyla güzelce duş aldım ama bedenimden akıp giden su benden hiçbir şey götürmedi.
Bedenimi kuruladığımda beyaz kapüşonlu sweatshirtimi geçirmiştim üzerime ve altıma da kalın siyah eşofman altımı giymiştim. Saçlarım zaten kısacıktı, havluyla üzerinden birkaç tur geçtiğimde tıpkı erkeklerin saçları gibi hemen kuruyordu. Gerçi saçlarım hala nemliydiler ama sweatshirtimin kapüşonunu geçirmiştim başıma. Kalın beyaz çorap ve bu sefer ceket yerine siyah montumu almıştım üzerime. Hava soğuktu ama benim bedenimde ayrı bir üşüme vardı. Bir türlü ısınamıyordum.
Saçlarımın nemli oluşu boynumun üşümesini sağlıyordu hatta boynumu da tutulacakmış gibi hissediyordum ama kurutma makinesini açamazdım. Zaten rahatsız uykuya dalmışlardı, en azından deliksiz uyumalarını istiyordum.
Bir ara bir beş dakika kadar aynadan kendimi izlemiştim. Seyrettiğim gözleri hala şiş olan bir insandı. Seyrettiğim kısa ve nemli saçlardı. Seyrettiğim saçlarımdan çok yüzümü kapatmasını istediğim kapüşonumdu. Seyrettiğim evde oluşuma ve üzerimdeki montuma rağmen üşüyen bedenimdi. Seyrettiğim gözlerimin altının hafiften morlaşmasıydı. Seyrettiğim pembeliğini kaybetmiş dudaklarımdı. Seyrettiğim zayıflığımdı. Seyrettiğim çelimsizliğimdi. Seyrettiğim kendimden utanmamdı. Seyrettiğim acizliğimdi. Seyrettiğim ayna ve yansımasıydı.
Siyah sırt çantamı sırtıma geçirdim ve telefonumla kentkartımı aldığımda koridorun sonuna kadar gittim. Ayakkabılıktan siyah botumu çıkartıyordum çünkü ayaklarım kalın beyaz çorabıma rağmen buz gibiydi.
Sessiz bir şekilde kapının kilidini açtım ve dışarı adımladığımda dış kapıyı sessiz bir şekilde arkamdan örttüm. Ya apartmanın içi buz gibiydi ya da bedenimde bir sıkıntı vardı.
Hava daha aydınlanmamıştı, saat sabahın beş küsürüydü ve bu serin esinti bedenime bir nakış gibi işlendikçe titriyordum.
Ellerim montumun cebindeyken siyah, park edilmiş bir Transporter farlarını yüzüme doğru yakmıştı. Plakası 35 AR diye başlıyordu. Düşünmüyordum. Ben yürüdükçe araç da park yerinden ayrıldı ve bana doğru geldi sonra da sollanıp geçildim. Yavaş hıza sahip bu araç bile büyük ve soğuk bir esinti vermişti bana. Ürperiyordum.
Durakta kimse yoktu hatta direkt caddede kimsenin olmadığını söyleyebilirdim ama sonra karşı kaldırımda bir kız fark ettim. Kaldırıma çökmüştü, benim yaşlarımda gibiydi hatta o da kapüşonunu takmıştı ama uzun saçları yine de görünüyordu. Yüzünü dizlerine gömmüştü.
Onun yanına gidebilirdim, iyi olup olmadığını veya bu saatte neden dışarıda, bir kaldırımda oturduğunu sorabilirdim ama acıya saygı duydum ve tam onun karşısına denk gelecek şekilde ben de buz gibi kaldırıma çöktüm.
Bu da ayna ve yansımasıydı.
Ayıktım, kapüşonumla olabildiğince yüzümü örtmeye çalışıyordum ama hiçbir şekilde karşı kaldırımdaki kız gibi alnımı dizlerime yaslamadım. Bazen aramızdan arabalar geçiyordu, o kımıltısızdı ve ben de üşüyordum bir yandan da düşünceliydim. Gerçi düşünemiyordum mesela ne zaman eski okulumuza döneceğimizi bir türlü hesaplayamamıştım ya da evin durumunu ya da bana doğru gelen 712’ye ne zaman binmeyi bırakacağımı veya bu otobüsle nasıl bir bağımın kurulacağını... Hiçbir şeyi düşünemiyordum.
Kaldırımdan kalkıp otobüsün önümde duruşunu seyrettim, o sırada karşı kaldırımdaki kız başını dizlerinden kaldırdı ve elleriyle yüzünü sildi veya gözyaşlarını.
Hava hala aydınlanmamıştı ve bindiğim 712 günün ilk seferiydi, otobüste bir iki fabrika işçisi hariç hiç kimse yoktu. Cam kenarından istediğim yere oturmuştum, otobüsün içini ısıtan sıcak hava üfürüğü tam ayaklarımın altındaydı ve otobüs hareket ettiğinde kaldırımdaki kızla göz göze geldim. Otobüste itina ile beni gözleriyle seçip bana bakan uzun kahverengi saçlı kız başını eğip acıyla gülümsedi. Azelya. Büyük bir nefes verdim. Düşünmedim.
Bütün bir otobüs yolculuğumda sanki her gün gelip gittiğim bu yol gözlerime kartpostal manzarası gibi görünmüştü. Hava kızıllaşmaya başlıyordu, ben ısınıyordum, evlerinde uyuyan insanlar vardı, ışıkları yanmış gecekondular da öyle. Sabahın köründe para kazanmak için çalışmaya giden insanları görüyordum, şoför üzerinden ceketini hala çıkartmamıştı, konumlarımızı gösteren tabelalar vardı. Tek tük bizimle yolda olan araçlar, hikâyeleri olan insanlar ve bir yere ulaşmaya çalışan kişiler…
Işığı yanan ya da yanmayan her evin hikâyesini merak ettiğim gibi bizim evin camına bakıp da içeriyi merak eden birileri var mıydı acaba?
Otobüsten indiğimde ve kampüse girdiğimde güvenliğin uykulu gözleriyle benim uykulu gözlerim sohbet etmişti. Otopark tarafında park edilmiş araç sayısı bile tek tüktü. Üşüyordum hala ama binaya girmeden önce bahçede banklardan birinde oturdum bir müddet. Neyi düşünüp sorguladığımı bilmiyordum, bilinçsiz bilinç halinde gibiydim ama bedenimin daha fazla üşümesine dayanamadım ve binaya giriş yaptım.
Merdivenlere yönelmeden önce arkası dönük bir öğretmen görmüştüm uzaktan. Siyah takım bir elbise giymişti ve siyah gür saçları vardı, uzun ve yapılıydı ama sorguladığım tek şey daha derslerin başlamasına uzun bir süre varken hocanın bu saatte okulda ne işinin olduğuydu. Uzun erkek bir hoca olarak o kişinin Mazlum öğretmenimiz olduğunu düşünebilirdim ama duruş ve yaş farkı var gibiydi, sanırım bu öğretmen yeni gelmişti okulumuza.
Sabahın erken saatini benimle paylaşan bu hoca da ayna ve yansıması olabilir miydi? Öteki türlü neden sıcak yataktan çıkardı ki insan henüz sana sarılan yorgandan ayrılma vakti de gelmemişken?
Sınıfta kimse olmadığı halde kapüşonumu çıkartmamıştım. Biraz biyoloji ezberi yaptıktan sonra bana keyif veren kimya test kitabımdan kimya soruları çözmüştüm hatta o kadar odaklanmıştım ki evi ve sınıfı unutmuştum.
Kardeşlerim yüksek ihtimalle okula gitmezlerdi bugün ve ben bütün gün okulda olacaktım sanırım, bir aksilik olmadığı sürece.
Sınıfın kapısı sert bir şekilde kapandığında içeri edebiyat hocamız girmişti bile, kimya kitabımı çantama atmıştım mecbur. Hatta mecburiyetten kapüşonumu da indirmiştim. Kısa saçlarım sanat eseriyse sınıfımdakiler de sanatçı oluyorlardı.
Evden çıkmaya bahane olan okulum bile nefesimi keserken ben hala neyin çabasını veriyordum ki? Sonra neyse dedim kendi kendime, direnebildiğim ve çabalayabildiğim son noktaya kadar pes etmemeliydim.
Karnımda hafif bir sancı vardı ama derse odaklanmama engel olan düşüncelerimdi. Düşündükçe ağlayasım geliyordu ve ağlamamak için de ders dinlemeye çalışıyordum ve bu bir kısır döngü haline gelmişti.
İlk teneffüste boğulacakmış gibi hissettiğimden yalnızlığımı hiçbir şekilde umursamadım ve bahçeye çıktım. Tek başıma binamıza yaslı bankta kapüşonumu yeniden başıma geçirmiş bir halde oturuyordum. Karnımda hala sancım vardı, üşüyordum ve ellerim montumun cebinde olduğu halde ısınmıyordu, ayaklarım botuma rağmen buz kesilmişti.
Sonra evden para almadan ve kahvaltı etmeden çıktığımı hatırladım. Ve tabii ki de umursamadım çünkü bu ruh halinde hiçbir şekilde yemek yiyesim gelmiyordu zaten paraya da ihtiyacım olmazdı.
Bir anda sol tarafıma biri çöktüğünde korkudan olsa gerek kapüşonumu indirip yanımdakine baktım, bu kişinin Serkan olduğunu gördüğümde olabilecek en sessiz şekilde nefesimi verdim ve irileşen gözlerimle önüme döndüm.
“Yanına geldim,” dedi ağır ve devrik bir şekilde. “Tek olduğunu görünce.”
O çok yapılıydı hatta o en yapılılarıydı, çok güçlüydü ve devasaydı, okyanus mavisi gözleri sert bakardı ve dün gece evde olanları düşündükçe onun şiddete eğilimli olup olmadığını sorguluyordum. Hatta babamın beni bir erkekle yan yana görmediği halde kıyameti koparışlarını düşündükçe Serkan’ın yanından kalkasım gelmişti hiç istemesem de.
Yutkunduğumda teneffüs daha bitmediği halde sınıfa gitmek için ayağa kalkıyordum ama önümü Serdar kesti.
“Selam,” dedi gözlerini yumup açarak.
Solumda oturan Serkan simsiyahtı ve Serdar da yine apaydınlıktı.
Geri banka oturduğumda oturduğum yerden başımı kaldırarak Serdar’ın şeffaf gözlerine baktım, neşeli gözlerinin en derinlerinde ikinci bir taraf vardı, burada gözler kan çanağıydı ve sadece ikinci kısım ayna ve yansıması olabilirdi. Benim gözlerimin şişkinliğinin inip inmediğini hatırlamadığım için önüme döndüm ve kapüşonumu geri takıp daha fazla örttüm.
Serdar sanırım, hatta olması gerektiği gibi bir şeylerin ters gittiğini anlıyordu, ayakkabısıyla dikkatimi ona vermem için daha doğrusu onun yüzüne bakayım diye botumun üzerine bastığında çıplak bacaklarını görmüştüm.
“Bu havada, bu soğukta şort mu giydin?” dedim anında ve gözlerim irice açıldı.
“Hava o kadar da soğuk değil ki prenses,” dediğinde bacağındaki kara Mamba dövmesini hafif eğilerek kaşımıştı.
“Hava buz gibi,” dedim durgun bir tonda. Ellerim o kadar buz kesmişti ki montumun cebinde yumruk yapmıştım ve sıkıyordum öte yandan karnımdaki sancım da artıyordu.
Serdar önümde dikilmeye devam ettiğinde elini omzuma koydu ve kapüşonumun altından irkilmemeye çalıştım. O da her ne kadar beyefendi gibi dursa da gücü kuvveti yerindeydi ve neden şiddete eğilimli biri çıkmasındı ki? “Senin ruhun üşüyor sanırım.”
Sadece Serdar’ın düşüncesine zıt bir şey dememek adına ama en çok da elini omzumdan çekmesi için huyuna konuştum. “Haklısın,” dedim soğuk bir tonda. “Olabilir.”
“Ne demiştik?” dedi Serkan bana hitaben ama başını kaldırıp Serdar’a baktığında. “Ne kadar yakının varsa o kadar gözyaşın vardır.”
Bu belki bana bir ima olabilirdi ama çoğunlukla Serdar’a gibiydi.
“Ve yine ne demiştik?” dedi Serkan ama bu sefer önüne dönmüştü. “Nefret ettiğin bazı insanlardan ayrılamıyorsun çünkü onlarla ömür boyu süregelecek olan bir kan bağın var.”
Serdar yüzündeki durgun ama neşeli ifadesiyle gülümsedi ve yeniden bana döndü. “Konuşmak istersen ya da bir şeye ihtiyacın olursa beni bulabilirsin. Çekineceğin bir insan değilim.” Serkan’a baktı. “Beş karış suratınla öylece oturmak yerine iki güler misin abicim.” Bir adım geri gitti. “Hatta ikiniz de gülümseyin de öyle geçeyim derse.”
Bedenim soğuktan kaskatı kesilmişti ve burada öylece oturmak sanki ajitasyon yapıyormuşum gibi hissettirmişti. Serkan’ı bilmiyordum ama kapüşonumun altından Serdar’ın göreceği şekilde gülümsedim hatta hiçbir şey yokmuş gibi de dimdik oturdum.
Bu da bir farkındalıktı, bu sefer Serkan gelmişti yanıma çünkü normalde hep ben onun yanına giderdim. Yalnız oluşumu görüp yanıma gelmesi basit ama inanılmaz bir destekti. Bu daha da gülümsememi sağladı ama içten içe her şey buruktu. Aklımın bir köşesinde babam beni iki erkekle görseydi nasıl tepki verirdi acaba diye türlü türlü düşünceler vardı.
Sessizliğimin nedeni sesimin çıktığı her an susturulmamdı, sesimin en çıkmadığı zamanlarda bile bastırılmıştım ve Serkan’ın da sessizliğinin bir nedeni olmalıydı. Bu da mı ayna ve yansımasıydı?
Serdar’a ve Serkan’a karşı kalbim sıcaktı, yanıma gelmelerini istemezdim ama yanıma gelmeleri hiç gelmemiş olma ihtimalinden daha iyiydi bir yandan da. Sanırım onlar hayatıma aldığım ya da hayatıma giren doğru ve uzun süreli arkadaşlardı ilk kez.
Teneffüsün bittiğini ve derse gitmem gerektiğini hatırladığımda bedenim buz gibi olsa da ve kendimi inanılmaz takatsiz hissetsem de kalbimde oluşan ısıyla ikisine de gülümsedim ve Serdar ile aynı anda Serkan’ın yanından ayrılacağımı düşünmüştüm ama ben binaya girerken Serdar, Serkan’ın yanından ayrılmamıştı. Bu ayrılmayışının ani geliştiğine emindim çünkü kardeşinin ruh durumunu sorgulayacaktı bir abi olarak ama ben eve vardığımda kardeşlerime hiçbir şekilde teselli olamayacağımı biliyordum. Hiçbir şekilde motive edici konuşmalar yapma yeteneğim yoktu. Kendimden utanıyordum.
Gözlerim dolduğunda ve olmak istediğim kişi olamadığımda Serdar gibi birinin bizim evde abimiz olmasını istemiştim. Benim duygusal gücüm yetersizdi ama Serdar hem anneme hem de kardeşlerime çok iyi bir şekilde davranırdı hatta o evimizde olsaydı bir kavga bile çıkmazdı sanki. Ben de bir köşede oturur onların neşesini seyrederdim.
Serkan’ın da kardeşlerimden biri olduğunu hayal ettim. Sanırım o şiddet konusunda kendini durduramazdı ve dozajını da evde bir daha şiddet çıkmaması adına korkuyla bir nakış gibi işlerdi.
İkinci ders dersi dinlemekten ziyade karın ağrısına odaklanmıştım. Üşüdüğüm ve ısınamadığım için ağrıyor sanıyordum ve yanımda param da yoktu. Kantinden sıcak bir şeyler alamıyordum hatta evden çıkarken suyumu bile almamıştım.
İkinci teneffüs sınıftan dışarı çıkmamayı tercih etmiştim. Matematik defterimi çantamdan çıkarttığımda Mazlum Hoca derse gelene kadar başımı sırama dayamıştım ve acıyan gözlerimi dinlendiriyordum.
Matematik dersinde şakak atması, baş ağrısı, göz acıması ve karın sancısına odaklanmıştım bir yandan da boynum tutulacak gibiydi, saçlarımı buz gibi hissediyordum ve ayaklarım hala donuktu.
Üçüncü teneffüste lavaboya gitmek için koridora çıkmıştım ama tanıdık neon yeşili gözlerle denk geldiğimde gözle görülür bir şekilde duraksamıştım. Ben geceden beri bana attığı mesajlara dönmemiştim ve o şu an yüksek ihtimalle beni görmek için sınıfıma doğru gelirken koridorda karşılaşmıştık.
Utancımdan ona bakamadığımda tam önümde durdu ve ada çayı kokusunu soludum. Birkaç saniye içerisinde mesajlarına neden geri dönüş yapmadığıma dair yalanlar veya bahaneler bulmaya çalıştım, umursamaz davrandığım için bana kızabileceğini bile düşündüm ancak o “Biz yine aynı tarz giyinmişiz,” dedi gayet normal bir şekilde.
Mahcup bir halde başımı kaldırdım ve onun beyaz bir tişört, siyah mont ve siyah eşofman altı giydiğini gördüm. Hatta bot bile giymişti, tek fark onun botları çamurluydu.
Eğer yüzüne bakmazsam kabahatimin boyutunu artıracağımı düşündüğümden yüzüne baktım ve uykusuz neon yeşili gözlerini seyrettim bir süre. Benim gözlerimin altı belli belirsiz mordu ama onun esmer tenine rağmen gözlerinin altındaki morluk inanılmaz derecede belirgindi. Uykusuz haline, yer yer kurumuş çamurlu botlarına bakılırsa bütün bir gece bir şeylerle uğraştığı belliydi ama bütün beden yorgunluğuna rağmen dimdikti, sanki yeni uyanmış gibi dinç ve gözü açık bakıyordu.
“Nasılsın?” diye sordum biraz pasif bir şekilde çünkü utanıyordum. Nedense ona karşı sürekli hata yapan kişi benmişim gibi hissediyordum.
“Süperim,” dediğinde bir adım geri gitti ve başıyla arkasını işaret etti. “Benimle gel de dışarıya çıkalım.”
Onu ilk arkadan takip etmiştim ama daha sonra yanına geçerek yürüdüm çünkü ona karşı böyle davranmamalıydım.
Bahçede de onun yanında yürümeye devam ettiğimde Serhat’ın da yapısını düşünüyordum. Hem güçlüydü hem zihni her zaman açıktı hem de kurnazdı. En tehlikelileriydi ama bir yandan da onunla olan yakınlığıma güveniyordum herhalde, bir zararının dokunacağını düşünemiyordum.
Onun okuduğu fakülteye gittiğimizi anladığımda “Nereye gidiyoruz?” diye teyit ettirdim.
“Kantinde otururuz diye düşündüm.”
Yavaş yavaş adımlarımı duraksattığımda hem yanımda para olmadığını hatırladım hem susuzluktan ağzım kurumuştu hem de hala hiçbir şey yemediğimden ağzımda açlık kokusunu hissettim ve konuşmadım. Gözlerimi iri açılmış hissediyordum ve nedense şapşal bakıyor gibiydim.
“Kantine geçelim, Hira,” dediğinde sabırla, onu reddetme hakkım yokmuş diye düşünüyordum.
Yeniden onun yanında yürüdüğümde mesajlarına neden geri dönmediğimi sorsa ne diyebileceğimi düşünüyordum bir tur daha, öte yandan baskısı gayet yerindeydi ve onunla yan yana yürümek çok zordu.
Kantinde, cam tarafında, tanıdık olan dördüncü masaya oturmuştuk karşılıklı bir şekilde ve ben utancımdan onun yüzüne bakamamıştım yine.
Sonra aklıma yeniden dün gece gelmişti, ben Serhat’ın evine gitmiştim ve Serhat ile Necati eniştemin karşılıklı sitelerde oturduklarını biliyordum. Görülme ihtimalinin bile korkusu büyükken gerçekten de kısa bir zaman diliminde çok şey sorguladım.
“Ne içmek istersin?” diye sordu Serhat ve anında başımı olumsuz anlamda salladığımda beni dinlemeden masadan ayrıldı.
Evdeki kavgayı sorguluyordum, okulu sorguluyordum, çevremi sorguluyordum, şu an Serhat ile ne yaptığımızı sorguluyordum. (Yazar notu: 26.01.2025 saat 03.41 babam gelse ne diyeceğimi sorgularken ben. Evet baba kitap yazıyorum o yüzden uyumadım daha jssjsj)
Geri döndüğünde iki bardak ada çayı ile gelmişti, birini önüme koydu ve yeniden karşıma geçti.
Kısa bir an onun dağınık gür saçlarına baktığımda “Saçların neden kabarmış? Normalde dümdüz olur,” dedi başımdaki kapüşonuma rağmen ince bir detayı yakalayarak. “Islak saçla mı uyudun?”
Umursamaz tavırlarımın mahcubiyetinden ona yalan söylemek istemiyordum, doğru kelimeleri seçmeye çalıştım. “Duştan sonra tam kurutamadım,” diye geveledim.
Sanki açlığıma kadar her şeye hakimdi hatta karnımdaki sancıma da öyle ve ada çayını bilerek seçmişti. O geriye rahat bir şekilde yaslanmış bir vaziyette ada çayından bir yudum aldığında ben de bir yudum almıştım.
Karton bardaktaki süzme poşeti birkaç tur salladı. “Seni dinliyorum.”
Benden bir telefon sahibi olduğum halde neden telefonum yokmuş gibi davrandığımın hesabını soruyor sandığımdan bir müddet sessiz kaldım, gözlerim masadaydı ve aklım açıklama yaptıracak güce sahip değildi.
“Annemin adı Suna’ydı,” dedi kısaca. Ona bakabildiğimde neon yeşili gözlerinde hiçbir duygunun olmamasından ziyade aklı bana odaklı gibiydi ve durgun bakıyordu. “Dört harf, Suna. Ve yine dört harf, masa. Dördüncü masa, cam kenarı. Bu tuhaf hurafeyi hangimiz uydurdu bilmiyorum ama garip bir şekilde Anıl bile buna sadık kalıyor.” Başını salladı. “Çok saçma.”
Masa ile annesinin ilişkisini anlatırken Serhat dürüsttü ama ne zaman benden bir şeyler duymak istese o zaman konuşuyor gibi geliyordu. Ona olan güvenim vardı ama ona olan güvenim bir yandan da olmamalı gibiydi. Hiçbir türlü karar veremiyordum.
Beni çok fazla inceliyordu özellikle de suratımı ve sanırım en ufak bir tepkimi bile kaçırmak istemiyordu. Öte yandan dimdikti ve kendimi sorguda gibi hissetmeye başlıyordum.
“Ben-” dedim çekimser bir tonda ve devamında neden mesajlarına geri dönmediğimi ben bile anlayamadım diyecektim lakin sözümü kesti ve “Neden yüzün beş karış?” diye sordu ilgi alakayla.
Benden duymak istediği miydi yoksa ilk duymak istediği miydi bilmiyordum ama ona olan davranışımı sorgulamak yerine duygu durumumu sorgulamıştı. Kendimi değerli hissetmiştim ama bir yandan da değerli hissetmemem gerektiğini biliyordum.
Dün gece babam yarı doğru yarı uydurma olaylardan ötürü annemi dövdü ve kalbim çok acıdı öte yandan üzerimde büyük bir aile baskısı var normal şartlarda, yani en azından babam için normal şartlarda şu an senin karşında oturmamam gerekiyor diyemezdim elbette. Neden diyemezdim onu da anlayamıyordum zaten. Küçük düşeceğimi mi düşünüyordum? Utanacak mıydım bunları anlatırken yoksa bunları anlattıktan sonra bana acıyan gözlerle bakması hoşuma gitmeyeceği için mi susuyordum?
Gururum, benden bana kalan tek mirasım ve zenginliğimdi. İçi boş bir gurura tutunuyordum sadece.
“Senden bana olay anlatmanı istemiyorum, Hira.” Dirseklerini masaya dayadı Serhat ve bana doğru eğildiğinde bile hala çok anlayışlı yaklaşıyordu. Ondan babam gibi bağırıp çağırmasını ve dönmediğim mesajların hesabını sormasını bekliyordum hala alışkanlık gereği. “Mutsuzum, keyfim yok ve böyle ya da şöyle hissediyorum demen yeterli.”
Önümdeki bardağı iki elimle tutmaya devam ettiğimde belki de bir aydınlanma yaşatmıştı Serhat. Her şeyi anlatmama gerek yoktu, sadece hisleri dökmemi bekliyordu. İçi boş ve dayanaksız gururum buna karşın bir adım geri çekilmişti.
İçime attığım tüm anılarım beni boğarak yavaş yavaş öldürüyordu. Belki de ona anlatırsam içimdeki bu kasvetli havadan kurtulurdum ve ruhum biraz rahatlardı. Rahatlar mıydı? Bilmiyordum ama az da olsa ferahlayacağımı biliyordum. Hem belki anlatırsam insanlara karşı ördüğüm duvarları çatlatabilir, yıkabilirdim ve daha kolay iletişim kurmaya başlayıp arkadaş edinebilirdim. Hiç utanmadan, ona karşı küçük düşmeyeceğimi düşünerek bu adımı atacaktım ama acaba bana karşı olan düşünceleri de değişir miydi?
“İyi hissetmiyorum.” Önüme bakmaya devam ettim. “Bıktım sadece.” Ada çayından çekinerek bir yumdum aldım ve sarfettiğim iki kelimeyle de rahatlamayı hiç beklemedim.
Bekledi, bir şeyler daha söylememi ama ağzımı açamadığımda masada biraz daha bana doğru eğildi. “Ailenden bahsettiğini biliyorum.” Konuşup konuşmamaktan ziyade söyleyeceklerini tartarmışçasına başını eğdi az bir şey. “Ve üzgünüm ama insanlar yedisinde neyse yetmişinde de o.” Bana dümdüz baktığında büyük bir nefes vermemişti ama ifadesi bunu çağrıştırıyordu. “Annemin ölümünü dün gibi hatırlıyorum.” Sesinde kin, nefret ya da duygusallık; hiçbiri yoktu. Doğru olan bir şeyler anlatmaktan çekinmemek miydi? Çünkü hepsi bir şeylerini paylaşmaktan çekinmiyordu. “Ben küçükken vefat etti.”
Onun bana baktığı gibi ona dik dik bakamıyordum, gözlerim onun yaralı ve hala iyileşmeyen sol elindeydi. “Bunu söylemiştin, çok üzgünüm.” Zaten anlattığı bir durumu paylaşmıştı, konuyu nereye bağlayacağını bekledim.
“İnsanlar hep ve her zaman aynıdır, seneler geçse bile bu bir kanun gibi bir şey artık.” Bir yudum ada çayı içti. “İyi insanlar kötüleri geçindirirler.”
Aradan o kadar yıl geçmesine rağmen hala annesini unutamadığını görebiliyordum. Konuşmakta zorlandım. “Peki nasıl kurtuldun?”
“Nasıl kurtulacaksın?” diye sorumu bana yönelttiğinde gözlerini kapatıp açtı, sanırım aklına babası gelmişti. “Kurtuluş yok, Hira. Üzgünüm ama kurtuluş yok çünkü onlar senin ailen ve nasıl sen şu anda onların sorumluluğu altındaysan ileride, yani onlar yaşlandığında da sen onların sorumluluğunu alacaksın. Sorumlulukların birçoğu senin üstünde olacak.”
İstediğim cevabı alamadığımda ya da cevaplar beni tatmin etmediğinde nefesini vererek güldü. “İşte o zaman makas senin elinde olacak.”
Düşüncelerimi okuyabiliyormuş gibiydi, gözlerine baktığımda neon yeşili gözlerden kendi yansımamı görebiliyordum sanki.
“Benim Mervan adında bir arkadaşım var,” dediğinde elini çenesine yasladı ve beni seyrettiğinde bir resmi zamanlarca izleyebileceğini gösteriyordu sanki. “Ve beni telefonuna Ağız Kavafı diye kaydetmiş.”
“O ne demek ki?” dedim bir şey anlamayarak.
“Dolu ya da boş fark etmeksizin çok konuşup karşındakini kandırmak demek bir nevi. Yalan söylemek ve kandırmak arasındaki farktan bahsetmiştim kendi düşüncelerimce, hatırlarsan.”
Hiçbir şey anlamamıştım ve onu anlamadığımı belli edercesine bakıyordum.
“Karşı tarafa konuşarak istediğim ve duymam gereken lafları çekebiliyorum diyorum.”
Benden bir şeyler duymaya çalıştığı için mi benimle konuşuyordu diye düşünecektim ki onu yanlış anlamamam için devam ettirdi: “Başka herhangi birine bunu yaptığımı fark ettiğinde sana da bu şekilde davrandığımı düşünme diye söyledim bunları.”
Serhat’ın cümle tarzını çok sevmiştim. Yanlış anlaşılmaya müsait ama aslında yanlış anlaşılmaması gereken cümleler kuruyordu.
Bir müddet hiçbir şey konuşmadık ve birbirimize baktık ama onun bakışlarını hiçbir şekilde anlamlandıramıyordum.
“Mervan hep şey derdi kendi için. Anlatmazdım, içimde yaşardım, unuturdum sonra bu durumun benden bir şeyler götürdüğünü fark ettim. Bu farkındalıktan sonra da başımdan geçen olayları fırından çıktığı gibi anlatmaya başladım. Anlatacak insan mı yok derdi. Geç bir aynanın karşısına ve kendinle konuş. Kendinin de bir birey olduğunu hatırla. Kendine danış. Anlat. Hisler tazeyken sürekli anlat, konuş, rahatla, o kadar anlat ki monotonlaşsın. Bayatlasın. Kitaptan ezbere bir sayfaymış gibi anlatabilene kadar konuş. Böyle böyle iyileşirsin ancak derdi kendisi zamanında.”
Aklımı tam kullanamıyordum, bir şeyleri anlatabilecek potansiyeli de kendimde görmüyordum. Dünyanın en mantıklı cümlesi ile gelecek olsa bile konuşmaya başladığım an ağlayacağımın gerçeği daha baskındı. Dudaklarımı yaladım ve hızla başımı salladım. “Arkadaşının düşünce yapısını sevdim.”
“Pes etmek üzereyim.” Gözlerimin içine baktı. “Sanırım vazgeçeceğim.”
“Neyden?” dedim dudaklarımı bir kez daha yalayarak.
Bir cevap vermek yerine gözlerimi seyretti sonra omuzlarıma baktı, kollarıma, göğüs kafesime, boynuma, bir daha omuzlarıma ve en son yeniden gözlerime döndüğünde hiçbir anlam verememiştim.
“Beni zorluyorsun, Hira.” Bu sanırım bir itiraftı. “Sana nasıl yaklaşırsam yaklaşayım hep bir adım geridesin. Dolu konuştuğumda, boş konuştuğumda veya konuşmadığımda sadece bakmakla yetiniyorsun, kafanın içinde bir şeyler var, bunu görebiliyorum ama içeri girmeme izin vermiyorsun. Ve benim içeri girmem lazım ama bunu bir süre daha yapamazsam seninle olan ilişkime güzel bir şekilde mesafe koymam gerekecek.”
Serhat sol tarafına döndüğünde gözlerimle onu takip ettim ve ben de sağıma baktığımda Anıl’ın bize doğru geldiğini fark ettim.
“Demin kurduğum cümlemin geçerlilik tarihi Anıl Efendi’yi görene kadardı.” Serhat gülümser ciddiyetiyle bize yaklaşan Anıl’a bakarak sandalyesinden kalktı ve solumdaki sandalyeye oturdu. Onun yanıma geçmesiyle yutkunmuştum, sol tarafım kapanmıştı resmen.
“Elimden bu kadarı geliyor,” dedim Serhat’ın bana dönmesini sağladığımda. “Ben bilmiyorum, üzgünüm.”
“Bunu sonra konuşuruz.”
“Bir takım yer değişikliği yaşandı ben gelmeden önce.” Anıl sandalyeyi çekip Serhat’ın karşısına geçti. Onun saçları, gözleri ve giyimi bile kahverengiydi. Serhat’ın pet bardağına kafasını eğdi, baktı ve bitki çayını içti bir anda sonra da boş bardağı masaya koydu. “Ve bensiz ada çayı mı içiyordunuz? İyi ki bensiz içiyormuşsunuz.”
“Siz farklı fakültelerde olduğunuz halde ve hiç haberleşmeden koca okulda birbirinizi rastgele bulabiliyorsunuz.”
“Çünkü,” dedi Anıl, normalde bana bakarken umursamaz dururdu ama yanımda ne zaman Serhat olsa o umursamaz davranışlarını bu aralar yumuşatıyordu. “Çünkü hepimizin arasında görünmez bir bağ var.”
Köşeme sinmiş gibiydim ama ne kadar cama yaklaşırsam yaklaşayım sol tarafımdaki güç ve ada çayı kokusunun baskınlığı etkisini yitirmiyordu. “Çok güzel.”
“Sen mesela arkadaşlarınla bu şekilde, bizim yaptığımız gibi buluşabilir misin?”
Modum düşmemişti, yani en azından yansıtmamaya çalışmıştım ama masaya odaklandığımda daha fazla köşeme sinmiştim sanki. Anıl bilerek ya da bilmeyerek yüzüme bir şeyler vuruyordu. Benim bu okulda hatta mahallede bile arkadaşım yoktu ki. Ki olsa bile ben okul dışında hiçbiriyle buluşamazdım.
Dudaklarımı yaladığımda ve bir şey diyemediğimde “Hira ile haberleşmeden karşılaştık, Anıl,” dedi, Serhat. O en dalgın olduğu zamanlarda bile her şeyi anlıyordu. Anlaması utanmamı sağlamıştı ama kurtarıcı olmasının bende yarattığı his arkadaşsızlığımın utançlığını baskılamıştı bile. Serhat olağanüstü biriydi. Nasıl olduğumu soruyordu, anlamaya çalışıyordu, anlıyordu ve ezdirmiyordu da.
Köşeme çekilme hissi azaldığında sandalyeyi oynatmadan Serhat’a doğru yaklaşmıştım, üşüme hissim hiçbir şekilde geçmiyordu ama o bir ısıtıcı gibi sıcaktı, anlayabiliyordum. Sanki koluna dolansam bütün üşümem sonlanacaktı.
Anıl niyeyse istediği cevabı almış gibiydi. Bunu sadece kaşlarının aldığı şekillerle anlayabilmiştim sonra da bana karşı olan umursamaz tavrı yeniden yeşerdi.
“Sen yine de dikkat edersin.” Serhat’ın geriye yaslanarak Anıl’a bakıp sarf ettiği cümleden de ve Anıl’ın yeniden beni umursayan bir ifadeye bürünmesinden de hiçbir şey anlayamamıştım.
Anıl da Serhat gibi rahat bir şekilde geriye yaslandığında sanırım geriye yaslanmayan ve diken üzerinde oturan sadece bendim.
Bir süre hiçbirimiz hiçbir şey konuşmadık ve sanırım Anıl buraya Serhat ile baş başa konuşmak için gelmişti. Fazlalık gibi hissetmeye başlamadan buradan gitmem gerekiyordu ki onların arkadaşlığı uzun yıllara dayanıyordu.
Kan bağımın olmadığı herhangi biriyle hiçbir zaman iletişimimi senelerce sürdürmeyi başaramamıştım. Bu durumda sıkıntının kimde olduğunu sorgulamıyordum artık, sıkıntı sadece uzun ömürlü bir arkadaşımın olmamasıydı.
Müge benim kuzenimdi, aynı yaştaydık ve beni anlardı her zaman ama hem geçmişte yaşadığımız şehirler hem de günümüzdeki baba figürüm onunla buluşmamıza engeldi. Buna rağmen uzun ömürlü tek dostumdu ki aynı yerlerde okusaydık her molada haberleşmeden birbirimizi bulabilirdik.
“Sabahtan beri seni izliyorum.” Anıl’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. “Hiç rahatsız olmadın mı?”
Onların konuşacakları konuları olduğuna emindim, buradan daha hızlı gidebilmek adına aklıma ilk gelen cümleyi kurdum: “Bende içimden diyordum ki hele şükür en azından aralarından biri benimle muhatap olmuyor.” Serhat’ı neden dahil ettiğimi bilmiyordum cümleme ama tam gitmek için ayağa kalkıyordum ki Serhat ayağıyla sandalyemi masaya itekledi. Neye uğradığımı şaşırdığımda suspus yeniden önüme döndüm, efendi efendi oturmaya devam ettim.
“Seni kale bile almıyorum,” dedi Anıl bana karşı sonra da masaya konuştu. “Babamın son zamanlardaki aile bağlarını sıkı tutma çabası beni benden alıyor açıkçası. Hatta o kadar beni benden alıyor ki bazen ben beni kusturacakmış gibi hissediyorum.”
Serhat sağa sola bakındı. “Fırat dayım her zaman en doğrusunu yapar.”
Dün gece babamın annemle olan kavgasının konusuydu bir yandan da bu. Babam ne demişti? Utanmıyor musun kızlarını adamın oğluyla aynı arabaya bindirmeye? Anıl şu an tam karşımdaydı, Serhat ise solumda.
“Biz seninle hiç aynı arabada yer ettik mi?” dedim bir anda Anıl’a.
İlk başta anlamaya çalıştı, sorumun nedenini anlamadı ve dudaklarını da büzerek olumsuz anlamda başını salladı. Serhat ise soruma karşın hiç fire vermiyordu, öylece etrafa bakınmaya devam etti.
Anıl çenesine yasladı elini ve bana kaşlarını çatarak baktı. “Nasılsın, Hira?”
Anlamlandıramamıştım. “İyiyim.”
Kımıldamadan kahverengi gözlerini Serhat’a çevirdi. “Sen nasılsın?”
“Şükür.”
Kendisine de sorulmasını bekliyor sanmıştım. “Sen nasılsın?” dedim Anıl’a alakayla.
“Sana ne?” Çok netti. Bunu beklememiştim.
Serhat siyah montunun kapüşonunu başına geçirdi. “Senin dersin yok mu?”
“Var,” dedi Anıl, Serhat’a karşı.
“O zaman burada işin ne?” Serhat, Anıl’ı bildiğin kovuyordu.
“Sana ne?”
“Ders programından derslerinin başlama saatine kadar her şeye hakimim, Anıl ve girmediğin bu dersin önemli. Çul çürütmeyi bırakmayı öğrenmen gereken konular var.”
“Lan ben kimim ki alakam olmayan derslerimin adlarını ezberliyorsun?”
“Sence bir alakanın olmasına gerek var mı?” dedi Serhat, neon yeşili gözleri kısıldığı gibi ses tonu da değişmişti. Daha olgun, daha kısık ve daha değişik konuşmuştu.
Onlar aralarında konuşmaya devam ederken telefonumu elime almıştım ama parmaklarımı rahat oynatamadığımı fark ettiğimde telefonu geri bıraktım ve ellerimin ısınması adına montumun ceplerine yerleştirdim. Serhat’ın ada çayı seçiminde bile bir anlam vardı.
“Kaygısızlığı bırakman lazım.”
“Olmaz,” dedi Anıl. “Kaygısızlığı bırakırsam rahat kişiliğimi değiştirmem gerekir. Ben bu kadar rahat davranmazsam evin düzenini kaybederim.”
Anıl’ın da ailesiyle yaşadığı sorunlar olduğu belliydi ama dozajını bizim evdekiyle karşılaştıramıyordum çünkü Fırat amcayı görmüştüm, şiddet yanlısı biri olmadığına emindim. Sıkıntılarının boyutu başka bir durumdan ötürü olmalıydı.
Daha önce kahverengi yaprağa sahip bir çiçek görmemiştim, böyle bir çiçek var mıydı onu da bilmiyordum ama Anıl’ın gözleri bahsettiğim bu tabirin ta kendisiydi. Hem kahverengiydi hem çiçek deseni vardı hem de cam gibiydi. Onun da gözlerinden kendi yansımamı görebiliyordum.
“Dersi mersi siktir et. Ben bir annemin yanına gideyim.”
Anıl ayaklandığında Serhat da ayaklanmıştı sonra ben de ağaya kalktım. Bir yandan sweatshirtimin kapüşonunu da tıpkı Serhat gibi kafama geçirmiştim ama aynı olamamıştık çünkü benim montum kapüşonsuzdu. Ben neden bir türlü ısınamıyordum?
“Duygu ablaya selam söylersin.”
Kantinin kapısına vardığımızda Serhat’ın sözlerini tekrarlayıp Anıl’a söylemeli miydim diye düşünüyordum.
Anıl yürüdüğü esnada bana bakmıştı. “Senin de selamını iletmemi ister misin anneme?”
Ben Duygu yengeyi hiç görmemiştim hatta merak da etmiştim. Ben genel olarak hepsinin ailelerini merak ediyordum.
“Olur,” dedim sessiz bir şekilde.
Anıl kısa bir kahkaha attığında Serhat da sanki dudaklarını gizlemek istercesine bıyıklarını kaşımıştı. “Oldu, gideyim de evin düzenini parçik pinçik edeyim. O zaman çul çürüten Anıl Efendi nasıl çul çürütmeyi bırakıyormuş oynat bakalım olur.”
Ben yine hiçbir şey anlamayan taraf olmuştum, daha da sessizleştiğimde Anıl eve gitmeden önce bir sınıfa girmişti.
Bahçeye çıktığımızda onun önünden yürüdüğümü fark ettim ve durduğumda arkamı döndüm, benimle durdu.
Dudaklarımı yaladığımda ona değil de etrafa bakınmıştım hatta montumun içine gömülmüş gibiydim ve o ise ısrarla bana bakıyordu.
Dışarıdan bakan biri bu gri havada, aynı kombinasyonlarda giyinmiş iki kişinin bütün duygularını gizlemek istercesine kapüşonlarına gömüldüğü bu zaman aralığında ayrılık sahnelerinden birini yaşadıklarını düşünürdü.
“Sen regl misin?”
Yüzüm pat diye değiştiğinde hiçbir şey anlamamıştım ilk sonra jeton düştüğünde aceleyle telefonumdan tarihe bakmıştım. Bugün ayın 24’üydü.
Elimle alnıma vurma hissini zapt ettiğimde karın ağrımın farkındalığını en kötü şekilde yaşadım ve üşüyen bedenimin de aynı şekilde sonra da Serhat’a bakamadım bile. Kısacık zaman diliminde o kadar şey düşünmüştüm ki; yanımda ped olmayışından, yanıma para almadığım gibi ağrı kesicimin de olmamasından hatta Serhat’ın bunu nasıl anladığına kadar birçok şeyi zihnimden geçirmiştim. Eşofmanım siyahtı, iç çamaşırımda ise bir ıslaklık hissedemiyordum. Sanırım ağlamak üzereydim.
Bana bir adım yaklaştığında geriye gidecektim ama ne yaptı bilmiyorum, geriye de gidemedim ve o iki adım yaklaştı. Gözlemcinin ayrılık sahnesi benim için utanç perdesine dönüşmüştü.
“Dersine de girmedin zaten.”
Dalmıştım ve teneffüs çoktan bitmişti, matematik dersine girememiştim. Utancın kaç katıydı bu ve Serhat’ın farkındalıklarının kaçıncı katındaydık? Artık o kadar emindim ki şu an farkında olmadığım her türlü şeyin analizini yaptığına, kendimi tam bir ezik gibi hissediyordum.
Dudaklarımı araladım konuşmak için ama bir şey diyemediğimde “Eğer çok ağrın varsa özel bir hastaneye gidebiliriz,” diye konuştu. “Sanırım serum verirler.”
Başımı olumsuz anlamda salladım. Ona bakamadığım gibi konuşamıyordum da. Sadece beyaz tişörtünün yakasına odaklanmıştım.
“Markete de gidebiliriz.”
Yeniden yavaş bir şekilde başımı olumsuz anlamda salladığımda bu sefer de boynuna odaklanmıştım, esmer teninde tırnak izi mi vardı?
Birdenbire neon yeşili gözlerine baktım, bakış o bakıştı çünkü o konuşmasına başladığında ona bakmaya devam etmiştim. Etkisi garipti, ona bakmamı istediğinde ona bakıyordum ve konuşurken sadece gözlerime kitleniyordu.
“Biz dün seninle sadece bir şarkı dinledik ve akşam da sana mesaj atmıştım, gördüğünü biliyorum. Karşımda gözleri kör biri istemediğimi söylemiştim.” Bana bir adım daha attığında ayakkabısı ayakkabıma çarptı. “Ve senin unuttuğundan da bahsettim, bu unutuşun umursamazlıktan kaynaklı değil.” Elleri montunun cebindeydi ve çok rahat bir şekilde konuşuyordu. “Acıların seni dalgınlaştırmasına izin vermemelisin.” Başını yana eğdiğinde sözlerini tartıyordu sonra yine aynı sakin ses tonuyla devam etti: “Gözlerinden gözlerimi çekmediğim halde montunun cebinden ağrıyan karnına dokunduğunu anlayabiliyorum, bu çok basit bir şey. Demek istediğim hiçbir acı kendini unutturacak kadar dalgınlaştırmasın seni.” Bakışları çok değişikti. “Tamamen kendin için.”
Yutkunduğumda hiçbir şey diyememiştim.
“Benim uykusuz halimle büründüğüm kişilik ile senin bu gece aldığın yarım yamalak uykunun sonucunda ortaya çıkan Hira’yı sakın karşılaştırma.” Gözlerimden ziyade bu sefer yüzümü incelediğinde ona bakmayı ne zaman sonlandırdığımı hatırlayamadım. Bir şeyler daha anlatacaktı sanırım ama vazgeçmişti. “Sıcak su torban var mı?” Belki de konuşmamı beklemişti ama ağzımı bıçak açmadığını gördüğünde “Pekâlâ,” dedi. “Benim söylediklerim sadece bir tavsiye. Öteki türlü herhangi bir şeye hiçbir hakkım olmadığını biliyorum ama eğer eve gitme konusunda yardım istersen araman yeterli.”
Yeniden yutkundum ve bakışlarımı yere indirip kafamı mahcubiyetle salladığımda arkamı döndüm ve binaya doğru ilerledim. Düşünmem için zamana ihtiyacım vardı ya da bu andan çıkmam yeterliydi. Çok fazla etki vardı, tepkiyi henüz veremiyordum.
Telefonum titrediğinde çıkarttım ve gelen mesaja tıkladım. Etkiler gelmeye devam ediyordu.
Bilinmeyen Numara: İntikam almaktan ne olursa olsun vazgeçilmez, sadece ertelenir. ~AR
Bilinmeyen Numara: Gözyaşları unutturmaz, her bir damla hatırlatıcıdır. Peçeteyle ya da kıyafetinin koluyla kin silinmez. İntikam sadece ertelenir. ~AR
Etkileri tartmaktan ve düşünmeyi sürekli ertelemekten vazgeçiyordum, dalgınlaşmamalıydım.
Bir anda arkamı döndüğümde Serhat’ı hala bıraktığım yerde gördüm. Ona doğru ilerlediğimde ise elindeki telefonunu montunun cebine yerleştirdi. Çok fazla etki vardı, çok fazla etmen vardı, çok fazla düğüm vardı ve bu düğümleri daha da karmaşıklaştırma adımını atıyordum, öteki türlüsü yerimde saymaktı çünkü. Düğüm karmaşıklaştıkça çözülecekti.
“Benden ne istiyorsun, Serhat?”
Yine o anlamlandıramadığım bakışları hakimdi neon yeşili gözlerine. Omuzlarıma, göğüs kafesime, boynuma ve en son da yüzüme baktı. Sarılma hissi bakışları? Yumuşak bakışlar? Öpme isteği bakışları? Kararsızlık bakışları? Kararlaştırma bakışları?
“Görünüşün, duruşun ve bakışların sürekli geri adım atmama neden oluyor.” Bir ceylan kadar yumuşak ama bir tilki kadar da kurnaz bakıyordu yeşillikleri, bu dengeyi nasıl sağladığını anlayamıyordum. “Desem de inanma çünkü yüksek ihtimalle kafam da karışıyor olabilir.” Büyük bir nefes verdi. “Anlamamaya ve dalmaya devam etseydin kafamda bitirirdim her şeyi ama seni az çok tanıdım, arkanı dönüp yeniden yanıma geleceğini biliyordum.”
Kollarımı göğsümde kavuşturduğumda karın sancımın acısını yüzüme yansıtmaya başlamıştım ister istemez. “Kapalı konuşup açık şeyler anlamamı bekliyorsun.”
“Ben yeterince açık konuşuyorum, anlamaman hiçbir şeye hâkim olmamandan kaynaklı.” Etrafına bakındı. “Çevrene bakar mısın?” Yeniden bana döndü. “Bembeyaz bir ortamda sadece ufak, siyah bir nokta dikkat çekerken; kapkaranlık bir ortamda ufacık bir beyazlık dikkatleri üstüne çeker. Sen herkesten farklısın ve tüm o aynı renkteki kalabalığa rağmen ufacık sen, o çok fazla bakan gözlerin odağı olmayı bir şekilde başarıyorsun.”
“Ben odak falan değilim.” Yüzümü buruşturdum acıdan. En acilinden eve gidip sıcak yatağa girmem gerekiyordu. “Bakan varsa da senden dolayı bakıyorlardır. Kocaman boyun var.”
Gülümsedi, gerçek ve içten bir gülümsemeydi bu sonra da elini uzattı bana. Sol kolunu uzatmıştı bu sefer.
“El ayrımını yapabildiğini biliyorum.” Gülümsemesinde sevinç vardı.
Bütün etkileri yeterince toplamıştım, tepkiyi makasla vermem gerekiyordu. Serhat’ın sol eline geçirdim elimi ve bütün yaralarını hissettim.
“Belalı dertlerini yine belalara bulaşarak halletmiş bir adam var karşında.” Elleri inanılmaz sıcaktı, onun bedeninin her zaman sıcak olduğunu biliyordum. “Süslü cümlelerimin ve alakalı davranışlarımın dışında düşün bunu. Emin misin, Hira?”
“Süslü cümlelerin ve alakalı davranışların harici bir şey yok ortada.”
Gülümsediğinde başını bir kez daha salladı. “Anladığını ve anlayacağını hep biliyordum zaten.” Elimi çekmek istedim ama bırakmadı. “Deminden beri buz gibisin.”
“Biliyorum,” dedim ağır tonda. Süreç çok değişikti, mesela biz hangi olaydan sonra ellerimizi birbirine değdirecek kadar samimi olmuştuk ki?
“Daha devamsızlık hakkını kullanmadın. Boş ver dersleri bugünlük, evine git de dinlen. Devamsızlık hakların lazım olacak sonrasında.”
Kaşlarım çatılıydı, karnım sancılı, elindeki elim sıcak öteki türlü bedenim buzdu ve beynim ise yanıyordu ama makası Serhat’ın ısıttığı elimle tutacağıma emindim. Keşke şu an bütün bedenimi ısıtabilseydi.
“Sen ne yapacaksın?” diye sordum acılı bir ifadeyle, niyeyse bütün utancım geçmiş gibiydi.
“Ne kadar sürer bilmiyorum ama benim için ortadan biraz kaybolmanın zamanı geldi.”
Onu anlamadığımı belli edercesine başımı yana eğmiştim. Ellerimizi hala bırakmamıştık ve gözlemci anlaşmalı boşanma sahnesi seyrediyor olmalıydı.
“Bu süre zarfında bizimkilerden uzak durur musun?”
“Sizinkiler kim?”
“Anıl’dan, Serkan’dan ve Serdar’dan. Yanlarına gitmeni istemiyorum.”
“Ama neden?”
Gözlerimin en derinlerine baktı. “Anıl’ın umursamaz zannedilen tavırlarına, Serkan’ın gözlemcilik yeteneğine ya da Serdar’ın birçok şeyi yumuşatabilme huyuna ihtiyacın yok. Neden biraz Şevval ile takılmıyorsun?”
“Ama neden?” dedim bir kez daha.
Elimi sıktı. “Onlarla görüşmeni istemiyorum, burada zamanını Şevval ile geçirmeni istiyorum hatta okul haricindeki zamanını da Müge’ye ayırır mısın? Hem Müge’den hem de Şevval’den bir şeyler kapmaya çalış, olur mu? Sonrasında seni biriyle daha tanıştıracağım, adı Eliz. Kabul müsün?”
“Olur,” dedim kaşlarım çatık bir halde. Onun neon yeşili gözlerinden kendi yansımamı görebiliyordum. Hem sweatshirtimin kapüşonu hem de montumun geniş yakası saçlarımı tamamen gizlemişti, boynum dikti ama gözlerimin nasıl baktığını seçememiştim.
“Yürüdüğün, daha doğrusu ilerlediğin yolda karşına hiç engel çıkmıyorsa eğer o yolu terk et veya kendini düzelt çünkü kıskanılmıyorsan eğer rakiplerin seni geçmiştir veya sen fazla mükemmel değilsindir.”
Onu yeniden anlamamaya başlamıştım. Elimi bırakmadı ve beni kendisine çekti biraz.
“Anlamıyorsun, normal çünkü hâkim değilsin. Her şey yavaş yavaş.”
“Ve son bir şey daha. Sen kendini biliyorsun, senin bir benliğin var ama şu süreçte benliğin olmayan taraflarını da tanımaya çalış, olur mu? Hiçbir cümlem boşa değildi ve yeterince de anladın.”
“Anladım,” dediğimde “Seninle bu sefer kafanı bulandıracak şekilde konuşmayacağım,” dedi çabucak. “Kabul ediyorum, dün bugün veya herhangi bir zaman üstü kapalı cümlelerimle kafanı karıştırdım ama yanına geleceğim en kısa sürede, bu sefer niyetimi ve girişeceğimiz yolu açık açık anlatacağım sana.”
Derin düşünüyordum, bu her ne olacaksa kabul etmiştim ve aynı anda ellerimize baktık. Gözlemci uzun bir süre temas göremeyecekti, bu yüzden birbirini tutan bu sağlıklı ama güçsüz ve sağlıksız fakat güçlü iki eli uzun ve iyi inceledi.
Eller birbirinden ayrıldığında ve ikimiz de birer adım geri gittiğimizde “Sağlığına dikkat et,” dedi son bir kez.
Başımı salladım, eve gitme zamanıydı. “Sen de kendine dikkat et.” Gözlerim en son çamurlu botlarına bakmıştı sonra da birbirimizi aynı anda arkamızda bırakmıştık.
Hızlı bir şekilde binaya girmiştim, matematik dersi bitmek üzereydi. Koridorda bekledim bir süre, volta attığım esnada ne zaman 12/G’nin önüne gelsem sınıfın kapısından bakmıştım. İçeride Şevval vardı.
Teneffüs vakti geldiğinde sınıfta çantamı toparlıyordum, biyoloji öğretmenimizin hala olmadığına emindim ve kimya dersini kaçırdığım için üzülüyordum sadece.
Evde şiddetli bir karın ağrısı ve dozajı yüksek bir kriz beni bekliyordu. Sınıftan ayrıldığımda hala ped takmadığımı hatırlamıştım, sancım da şiddetlenmeye devam ediyordu. Senaryo tanıdıktı.
Sevdiğim taşlı yoldan geçerken ısınan elimin yeniden buz tutuşunun farkındalığıyla yüzleşmiştim. Otoparktan geçerken etrafa dikkatlice bakıyordum, onlardan birini ama en çok da Serhat’ı görmek umuduyla.
Hiçbirini göremediğimde bir köşede Şevval’i kendi arabasında yakalamıştım. Ayaklarını dışarı sarkıtmıştı ve dalgın gibiydi. Normalde onu görmeden geçip giderdim ama Serhat’ı dinlemem gerektiğinin farkındaydım. Ona doğru adımladığım halde başını kaldırıp da bakmamıştı bana, dalgınlığı büyüktü.
Tam önünde durdum onun. “İyi misin?”
İrkilmesini bekledim ama yavaş bir şekilde başını kaldırdığında gökyüzü mavisi gözlerinin kızardığını görmüştüm.
“İyiyim.”
“Emin misin?” diye sorduğumda elim karnımdaydı.
“Evet,” dedi boğuk bir sesle. “Erkek kardeşimi düşünüyordum sadece.”
Kaşlarım havalanmıştı. “Senin erkek kardeşin mi var?”
Önemli değil dercesine elini salladığında arkasını döndü ve yolcu koltuğundan bir poşet uzattı bana. “Bu senin.”
“Ne bu?” Siyah poşeti elime almıştım anlamayarak.
“Bilmiyorum, bakmadım içine. Serhat seni görürsem vermem gerektiğini söyledi.”
İkisinin arasında ne olduğunu hala tam olarak bilmiyordum, utandığımda ve ne yapacağımı bilemediğimde koltuklarının rengi dikkatimi çekmişti. “Pembe mi?”
“Evet,” dedi güldüğünde, mutsuz ruh hali az da olsa gidiyor gibiydi. Sarı saçlarını kaşıdı. “Ben biraz, çok azıcık kokoş biriyim. Çok az.”
“Farkındayım, görebiliyorum,” dedim bir adım gerilediğimde. Çok tuhaf bir andaydım. Birbirimizden hazzetmediğimizi sanıyordum. Vedalaşma cümlesi sarf etmem gerekiyor muydu? Yarın okulda görüşürüz? Kendine dikkat et? Hoşça kal?
“Rengin çok soluk görünüyor. Hasta mısın?”
Dudaklarımı yaladığımda ne diyeceğimi bilememiştim, geçiştirdim. “Eve gitmem lazım.”
“Seni bırakabilirim.”
İşte bunu kabul etsem ailem tarafından hoşnutsuz bir tavırla karşı karşıya kalmayacağım bir durumdu. Ama yine de istemiyordum.
“Teşekkür ederim.” Bekledim. “Ben kendim gideyim.”
“Sen bilirsin.” Gülümsediğimde gülümsedi. Bir adım daha geri gittiğimde arabasından atlamıştı sonra da kapıyı kapatıp arabayı kilitledi.
Yeniden gülümsedim ve el salladı bana, garip bir ifadeyle ben de el salladığımda o dersine ben de kampüsün dışına çıkıyordum.
Durakta beklerken karın ağrım şiddetlenmişti ve eve varana kadar salya sümük ağlamazdım umarım diye dua ediyordum. Otobüsteyken iki büklüm oturmuştum en arkada, bu sefer de sıcak basıyordu ve terliyordum ama montumu çıkartmamam gerektiğini biliyordum.
Otobüsten indiğimde eve kadar nasıl yürüyeceğimi düşünüyordum kara kara, artık dayanamama evresindeydim ama bir yerden güç buldum ve telefonumu çıkartıp Müge’ye mesaj attım.
Nasılsın, kuzen?
Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama Müge kendisine gelen mesajlara anında dönüş sağlayabiliyordu.
Müge: İyiyimmmmmm teşekkürrrrrr ederimmmmmm sennnnnn nasılsınnnnnn kuzennnnnn
Onu vakit geçirmemiz adına okul çıkışı bizim eve çağıracaktım sonra bizim evde çıkan kavgayı hatırladım, sanırım bu şu zaman için uygun değildi. Artık gerçekten de makası elimde tutmam lazımdı.
Ben de iyiyim. Cuma okul çıkışı size gelmeyi düşünüyorum.
Müge: Yuppiliiii sevinç çığlıklarııı domuz sürülerin mi öldü hayırdır?
Şer (şaka)
Eve kadar nasıl yürüdüğümü hatırlamıyordum bile. Anahtarımla evin kapısını açtığımda betonda gördüğüm kâğıdı oflayarak elime almıştım.
Evin durumunu hiçbir şekilde bilmiyordum, yaptığım tek şey çantamı duvara atıp poşeti de güvenli bir yere koyduktan sonra iki büklüm bir halde bulduğum ağrı kesiciyi içmek, tuvalette üzerimi değiştirmek ve anında yatağa girmekti. Sonrası sancının şiddetinden ağlayarak uykuya dalma aşamasıydı.
Saat 17.23
Uyandığımda terler içindeydim, karın ağrım geçmişti ama kımıldamak istemiyordum sancım yeniden nükseder diye.
Uyandığımdan beri belki de bir saate yakın öylece cama bakmıştım. Başımı ovuşturduğum bir vakit açlığı hissettim, bütün bir gün bir şey yememiştim öte yandan yataktan hiç çıkmak istemiyordum hala çünkü babamın işten çıkma saatleriydi. Mutfakta denk gelmek istemiyordum.
Yatağımda doğrulduğumda ellerim sırtıma yapışmış karnımın üzerindeydi. Sonra gözlerim yatağımın kenarına sıkıştırdığım siyah poşete kaydığında onu elime aldım ama açmadan önce yavaş hareketlerle ayağa kalkmıştım. Ani hareket edersem yeniden karnım ağrıyacakmış gibi bir his vardı üzerimde.
Kapıyı kapatmıştım üzerime, annemler ve kardeşlerim odaya gelmiyorlardı ama önlemdi işte. Poşetin içinden ne çıkacağını bilmiyordum.
Yeniden yatağa geçtiğimde aklıma sabah eve geldiğim ilk an düşmüştü. Buzdolabından ağrı kesiciyi aldığımda annemin şişen gözlerini fark etmiştim. Şimdi bile salona gitmeye utanıyordum.
Ağır hareketlerle poşetin içindekileri yatağa döktüğümde beklemediğim bir manzarayla karşılaşmıştım. Utanç, mahcubiyet, mutluluk ve ben kimim ki düşüncesi bütün bedenimdeydi.
Ben daha kendime sıcak su torbası almamışken burada siyah-yeşil renk sıcak su torbası vardı. Ayda sadece bir paket ped ile geçinirdim ama dört paket ped ve değişik türlerde çikolatalar hatta ada çayı bile vardı.
“Ben kimim ki?” diye kendimi sorguladığımda poşetten düşen kâğıdı da okumuştum: Ağrı kesici içmemeye çalış :) Sıcak su torbasını ayaklarına koy, ada çayını al ve yorma kendini.
Serhat’ın berbat bir el yazısı vardı.
Duygusallıktan gözlerim dolduğunda telefonu elime aldım ve Serhat’a mesaj attım.
Teşekkür ederimmm ;)
Bütün çikolataların hepsini bir anda yemek istiyordum ama aç karınla yememem gerektiğinin de farkındaydım.
Sanırım babamın gelişini umursamayı bırakmıştım, yüzümde aptal bir gülümseme vardı. Ayağa kalktığımda ve kapıyı açtığımda Cansu’nun yatağına attığım montumu fark ettim. Odadan çıkmadan önce onu kendi yatağıma koyduğumda aklıma bizim evin kapısının önünde bulduğum kâğıt gelmişti. Onu montumun cebine sıkıştırmış olmalıydım. Yazılanları okudum.
Yanlış yola girmek demek, daha atılan ilk adımda diğer tüm adımları heba etmek demektir. Biz hala doğru yoldayız. ~AR
El yazısı tertemizdi, her türlü kafam karışıyordu ama artık tepkilerden ve düşüncelerden kaçmıyordum.
Mutfağa girdiğimde ve yoğurt ekmek yediğimde Serhat’a yeniden mesaj atmıştım.
İlerleyebildiğin müddetçe yol hep doğrudur ki.
Mesajlarım tek tik gidiyordu. Telefonu bırakıp yemeğe odaklandığımda mutfağa Cansu gelmişti. İnanılmaz keyifsizdi ve gözlerinden anlaşılıyordu her şey. Bardağın ağzına kadar suyu doldurdu sonra sadece bir yudum aldı ve suyu boşalttı.
Bana bakarken yüzünü daha fazla ekşitiyordu. “Hayırsız evlat.”
Sessiz kaldığımda ve önüme baktığımda kaşığa aldığım yoğurdun azaldığını fark etmiştim, iştahsızlığım duygu durumumla eş değerdi.
“Rahat mıydı dün yatağın biz salonda savaş verirken?”
Bütün iştahım kaçmıştı işte, iki üç kaşık yoğurt ekmek yemek için çıkmıştım bu evde yanmayan tek yer olan yatağımdan.
Ekmeği poşetine ve yoğurdu buzdolabına koyduğumda bile hala söylenmeye devam ediyordu: “Neden müdahale etmeye gelmedin dün? Normal mi sence tartışmaları? Babam annemi dövdü. Annemi.”
Sanırım ben bu hayata anlaşılmamak için gözlerimi açmıştım, cidden anlaşılmamak için doğmuştum, anlaşılmamak için yaşamıştım ve hala da anlaşılmamak için yaşamaya devam ediyordum.
“Onlar kavga etmesinler diye zaten her kavga öncesi yeterince savaş veriyorum, Cansu. Yeterince fedakârlık da yapıyorum. İkisinin arasını her yumuşatışımda ortadan kayboluyorsunuz hatta her kavga öncesi kavga ortamını da siz yaratıyorsunuz.” Masadan telefonumu aldım. “Ben ne yapabilirim ki o an? Vermediğiniz çabayı tek seferlik gösteriyorsunuz diye kahraman olmuyorsunuz. Babam eve geldiğinde annemin yanına kaçmak yerine biraz cesur ol da babamla akşam yemeği ye; ondan sonra anlayabilirsin facia öncesini, facia anını ve facia sonrasını.”
“Kavga etmeyin,” diye salondan seslendi annem hırpalanmış sesiyle. Bedenen de ruhen de o kadar anlaşılıyordu ki ne kadar mahvolduğu, işte bu ses tonunu duymayı hiç istememiştim. “Üzmeyin beni hadi, buraya gelin.”
Burnumun ucu sızlamıştı, ağlayasım geliyordu.
“Sen sadece facia anındaydın, Cansu.” Mutfak lambasını kapattım. Cansu’nun ne demek istediğimi anlamadığına o kadar emindim ki daha fazla konuşmamıştım bile. Salona da hiç gidemedim, annemi görmeye cesaretim yoktu ve onunla yüz yüze gelmeye korkuyordum da. Bu zamanların bir an önce ileriye sarılmasını isterdim.
Yeniden yatağa geçtiğimde bir yandan Serhat’tan bir bildirim bekliyordum bir yandan çikolata yiyordum bir yandan da kitap okuyordum. Ders çalışacak kafada değildim hiç. Babam ise eve hala gelmemişti.
Saatler geçiyordu, babam hala yoktu, Serhat’tan bir bildirim gelmediği gibi interneti de kapalıydı ve annem salonda kardeşlerimle dertleşiyordu.
Ebru’nun bir ara “Acaba babam bizi terk mi etti?” deyişini duymuştum.
“Yok kızım,” demişti annem.
İnsanın zenginliği çocuklarıymış, annem öyle söylüyordu. Teyzelerimle konuşmak yerine kardeşlerimle sohbet etmeye devam etti. Annem için de zordu, tek yakın ailesi sadece kız kardeşleriydi ama onlarla da konuşamıyordu bu durumu. Asude teyzeme kavgayı anlatsa nedeninin Necati eniştem olduğunu söyleyemezdi, Akşın teyzem ise kavgayı duysa yerinde rahat durmazdı ve işi boşanmaya kadar taşırdı.
Endişelenmem gerekiyor muydu bilmiyordum ama uyumadan önce son bir kez daha mesaj atmıştım Serhat’a.
İyi misin?
Hala tek tikti mesajlarım. İşte şimdi onun bir cevap alamadığında nasıl hissettiğini anlayabiliyordum, keşke Müge gibi mesajlara anında dönebilen bir yapım olsaydı ama ben zaten telefonumu hep sessizde kullanırdım. Babamın, annemin ve kardeşlerimin bildirim sesiyle telefonumu ellerine alma ihtimaline karşın yine sessizde bıraktım telefonu ve uykuya daldım.
1 Kasım Perşembe, 2018
7 Gün Sonra
Nerede olduğumuzu bilmiyordum ama Serhat bakışlarımdan anlamış gibi konuştu: “Şu an Ayrancılar-Buca arası kestirme orman yolundayız.”
Serhat’a döndüğümde gerginliğimi ve heyecanımı atlatmaya ve belli etmemeye çalışıyordum. Sabahın erken saatlerindeydik, hava aydınlandığı halde griydi ve soğuktu da.
“Heyecan durumun nasıl?” dedi Ufuk bana yönelerek.
“Gayet iyiyim,” dedim enerjik bir tonda.
“Ufuk gerginlik yaratırken,” diye konuştu Yusuf.
Arda elektronik bir cihazı üzerimde gezdiriyordu. “Biz bir ara Serhat ile seni korkutmak için sen okuldan eve dönerken eşkıya oyunu oynayacaktık.” Arda cihazı kapattığında kahkaha atıyordu.
“Hepinizi düdüklemek üzereyim,” dedi Serhat, yanımda küfretmemeye çalıştığını anlayabiliyordum. “Sadece iki dakika sessizleşir misiniz? Kafamda oturtmaya çalışıyorum her şeyi.”
“Manyak senin kafanın zehir gibi olması lazım.” Ufuk hepimize el kol hareketi yaptı. “Ses çıkartın da onun gürültüde bile nasıl planlar yaptığına şahit olalım.”
“Oturtuyorum,” dedi Serhat kafasını yavaş bir halde salladığında. “Her şey yerli yerinde.” Hepsine tek tek baktı beni es geçerek. “Harekete geçme zamanı.”
Üzerimde hala bir pasiflik vardı, diğer üçü büyük bir araca geçtiğinde biz Serhat ile Serhat’ın sivil aracına binmiştik.
Kendimi üzerimdeki eski püskü kıyafetlerle çok tuhaf hissediyordum.
“O kadar da kötü değil.” Başımı olumsuz anlamda salladığımda ona dönmüştüm, henüz arabayı çalıştırmamıştı. “Tekrar yapmamıza gerek var mı, Hira?”
“Hayır,” dedim tedirginliği üzerimden hala atamamışken.
“Kimseye güvenmemen gerekiyor.”
“Aklımda,” dedim.
“Hiç kimseye güvenmemen gerekiyor,” dedi bir kez daha.
“Aklımda,” dedim yeniden ve onun neon yeşili gözlerine baktım. Serhat’ı tanımasaydım yüzüne hain bir gülüş yerleştirdi derdim.
Bir süre beni inceledi, tipimin ona değişik geldiğini biliyordum.
Dudaklarını yaladı sonra arka koltuktan telsize benzer bir şey aldı eline. “Attığın her doğru veya yanlış adım, yüreğinin sana bahşettiği cesaretle sınırlıdır, Hira.”
“Biliyorum,” dedim. “Söylemiştin birkaç kez daha, ezberledim artık.”
Hem Serhat’ı hem de elindeki cihazı pür dikkat seyrediyordum. İlk telsize benzettiğim cihazın ucunda Serhat’ın bir düğmeye basmasıyla cızırtılı mavi bir ışık gördüm. Başımı olumsuz anlamda salladığımda “Bu düşündüğüm şey değildir umarım,” diyordum bir yandan da Serhat’tan uzaklaşmıştım, koltukta kaydım ve arabanın camına yaslandım.
“Düşündüğün şey,” dediğinde gözlerindeki kararlılığı okuyabiliyordum. “Yeniden söylüyorum, en çok da kendim içim: Attığın her doğru veya yanlış adım, yüreğinin sana bahşettiği cesaretle sınırlıdır.” Bana doğru yaklaştı ve gözlerime bakmadı bile, odağı boynumdu; beni bayıltacaktı. “Hira Ayra Taşdelen.”
Artık etkiler ve tepkiler yoktu, tamamen akış vardı. “O zaman doğru bildiğin yoldan şaşmaman dileğiyle,” akışı hissettim, “Serhat Onur Caymaz.”
Artık o karanlık akışın tam olarak içerisindeydim, rutubet kokusunun arasından ise sadece bir ses yankı yapıyordu: “Emin ellerde olacaksın.”
//
29 Nisan Pazartesi 2024’te yazmaya başladım.
29 Ocak Çarşamba 2025’te bitirdim. (son 4 bölüm) Saat 23.44. (Kulağında son bir defa derken.)(07.04.2026 tarihinde bir aydınlanma yaşadım, ilk kitap sadece bir aylık bir süreyi kapsıyormuş… 1 Ekim’de başlamıştı ve 1 Kasım’da bitti. Şimdi de ikinci ve son serisini yazmak kaldı…)
İlk 20 bölümü okudunuz, serinin ilk kitabını bitirdiniz. Buraya şimdiye kadar okuduklarınıza dayanarak kafanızda kalan soru işaretlerini yazabilirsiniz.
Instagram:esmanur.yilmaazz