1 Kasım Perşembe, 2018
İzmir/Torbalı
Sıradan bir hayatım olduğunu düşünmüştüm çoğu zaman çünkü benden daha fazla acı çekmiş ve daha farklı hikayelere sahip insanların varlığına inanırdım. Ailemle aram nasıl olursa olsun bu bana bir yerden sonra normal gelirdi ve her zaman daha beterinin olduğunu düşünürdüm, bu belki de kendimi avutma biçimiydi. Bazen de akıl sağlığım için düşünmeyi ertelerdim ama şu an öyle bir andaydım ki hem kendimi avutamıyordum hem de düşünmeyi erteleyemiyordum.
Normal bir hayatımın olmadığını kabullenmiştim fakat normal bir hayat için bütün gizemleri ortadan kaldırmam gerekecekti.
Elim acıyan ve morardığına emin olduğum boynumu bulduğunda gözlerimi aralamaya çalıştım. Bilincim yerine gelmeye başladığında ise kendimi bilmediğim bir odada buldum ve bir hışım yataktan ayrıldığımda gözlerim karardığı halde kapıya ilerlemeye devam ettim.
Üzerime kapıyı kilitlemişlerdi, elim saçlarımı bulduğunda gözlerimi yumdum ve düşünmeye çalıştım fakat hiçbir şekilde kapıya vurmadım. Cama ilerledim, perdeyi çektim ve bahçeye baktım, üst katlardan birindeydim ve bahçedeki korumalar gözlerime çarptığında camı açtım.
Kapıyı kilitleyebiliyorlardı üzerime ama camı açabiliyordum, yüksekliğe güveniyorlardı derdim ama aşağı atlasam göz göze geldiğim bir koruma beni anında tutabilmek için kendini feda edermiş gibi durmuştu. Yüksekliğe değil korumalara güveniyor olmalılardı.
Başımı biraz daha eğdim camdan, nasıl görünüyordum bilmiyordum ama diğer korumalarla da göz göze geldiğimde geri çekildim ve camı kırarcasına kapattım. Ellerim alnımda iken buradan bir kaçış noktası bulmam gerektiğinin farkındaydım. Öte yandan Serhat ile iletişim kurabileceğim hiçbir şey yoktu üzerimde.
Yeniden kapıya kadar gittiğimde başımı dayadım ve herhangi bir ses duymaya çalıştım, sesler vardı fakat belirgin hiçbir şey işitilmiyordu.
“Burada takılı kaldım,” diye mırıldandığımda kapıdan bir kez daha ayrıldım fakat hiç beklemediğim bir şey oldu, biri kapının altından anahtarı soktu, itti ve gölgelerden anlayacağım üzere kaçtı.
Yutkunduğumda direkt anahtarı aldım ve kapının kilidini açtım, hiç düşünmeden odadan ayrıldığımda etrafta hiç kimseyi göremedim fakat durmadım ve sağa saptım.
Buranın her katı daire şeklinde koridordan oluşuyordu ve trabzanların gerisi boşluktu, o boşlukta ise bu malikanenin girişi vardı. Trabzanlara tutunduğumda aşağıyı izledim ve salon niyetine kullanılan girişe baktım. Zemin halısızdı fakat koltuklar ve koltukların ortasında bir sehpa vardı.
Arkamdaki odalardan birinin kapısı bir anda açıldığında irkilmemeye çalıştım, yutkundum ve arkamı döndüğümde bir kadınla göz göze geldim. Bu kişi beni süzdü, yüzünü ekşitti ve “Berbat görünüyorsun,” dediğinde düz ilerlemeye devam etti.
Umursamadığımda ve yeniden aşağıya döndüğümde esmer, yaşlı ve zayıf bir adamı koltuğa otururken gördüm. Bu Haydar olmalıydı, bunun bilinciyle trabzanlardan biraz geri kaydım ama onu izlemekten de geri durmadım. Bir kadın nargile getirdi, sehpaya yerleştirdi ve maşayla kömürü çevirdiğinde bir yandan da nargilenin sapını ağzına almıştı ve üflüyordu.
Geri gittim ve sırtım duvarla buluştuğunda kendimi yere attım, başımı dizlerime gömdüğümde ise burada ne yaptığımı sorguladım. Ailemden gizli saklı işler çeviriyordum, haberleri olsa bir sonum bile olmazdı daha beteri olacağından ama buradaydım işte. Başımı dizlerimden kaldırdım, aklımı başıma toplamalıydım.
Cesaretimin kaynağı Serhat’a olan güvenimdi, bu yüzden hiç düşünmeden ayağa kalkabildim ve ilerideki merdivenlerden indim hızlı hızlı. Kalbim çok şiddetli atıyordu ama bu sorun değildi hatta rolüm icabı beni olması gerektiği gibi gösterirdi.
Haydar’a ve ona hizmet eden kadına doğru yaklaştığımda elimi kalbime götürmeye bir fırsatım bile olmadı, direkt karşılarına çıkmıştım. Kadın bana baktı ve geri çekildiğinde Haydar gülerek bir nefes vermişti.
“Benim burada ne işim var?” Tek soru. Tek bakış. Hiç cevap.
Haydar, giydiği lüks takımdan kurtulmak istermiş gibi ceketini çıkarttığında eliyle koltuğu işaret etti oturmam için sonrasında bana baktığında gülümsedi. O kadar çirkin bir adamdı ki ona bakarken yüzümü buruşturmamak için bir çaba sarf etmiştim. Zalimliği yüzündeki bütün nuru almıştı ondan.
Karşısındaki koltuğa oturduğumda ellerim bile titriyordu, Haydar bunu fark ettiğinde yüzündeki memnuniyet ifadesi daha da arttı. Başını salladığında belki de aklına Serhat’ı getirmişti, Serhat ile gurur duyduğuna emindim.
“Seni oğlumla tanıştırmak için sabırsızlanıyorum.”
Anlamamışım gibi başımı eğdiğimde yüzüm ateş gibiydi ve ayakta bekleyen kadın da Haydar da bunun farkındaydı, istesem bu kadar doğal olamazdım. Kadınla göz göze geldiğimde bakışlarından ne anlamam gerektiğini çözemedim, bir yanı bana acımış gibiydi diğer yanı burada ayrı tutulacağım için sevinmiş gibi durmuştu.
Konuşmalarını bekliyordum, konuşmuyorlardı, soru sormuştum ama itina ile cevap vermemişlerdi çünkü burada bir irademin olmadığını bu şekilde gösteriyorlardı. Ne olursa olsun önemli olan tek şey onların amaçlarıydı.
“Bu kızımıza giyeceği temiz kıyafetler neden verilmemiş?” Kadın ürkek bir ifade ile Haydar’a döndüğünde “Hemen,” diye cevapladı ardından yanımızdan ayrıldı. Ben ise korkak bakışlarımı hiçbir şekilde değiştirmemiştim.
“Seni oğlumla tanıştıracağım,” dedi Haydar koltuğa rahat bir şekilde yaslandığında. “Nişanlanacaksınız.”
Gözlerim irice açıldı, yutkundum ve konuşamadım. Ellerimi sıktığımda yaptığım tek şey göz kontağını bozmamaktı.
“Şu an evde değil, sen de yukarıya çık ve temiz bir şeyler giyin. Oğlum zevkimi sorgulasın istemem.”
“Ben daha reşit değilim,” dediğimde çenemi sıkıyordum, kalbim deli gibi atıyordu ve Haydar bunun bilincindeydi.
“Fark eder mi?” dediğinde kehribar gözlerini kıstı ve dirseklerini dizlerine yaslayarak öne doğru eğildi. İğrenç bir şekilde sırıtıyordu. “Seni yetiştirme yurdundan tamamen çıkartacağız,” dediğinde ne kadar güçlü bir adam olduğunu görebiliyordum, bağlantıları inanılmaz sağlam olmalıydı. “Ondan sonra tamamen oğlum ile yaşamaya başlayacaksın.”
Haydar’ın arkasından aynı kadın belirdiğinde beni çekinceyle yanına çağırdı fakat ayağa kalkmadım ve Haydar’a döndüm. “Koruyucu bir aile olmadan yetiştirme yurdundan beni alamazsınız hatta oraya gidilmediğim anlaşıldığında beni ararlar, polislik olacaksınız.”
Haydar sadece güldü. Yeterli bir cevaptı fakat yeniden koltuğa yaslandığında “Biz de koruyucu aile sayılırız,” dedi ardından nargilesinden derin bir nefes çekti. “Seni iyice araştırdık, Ayra. Birinin gözlemleri üzerine seçildin, kimsen yok. Kafamda kurduğum bütün kriterleri karşılıyorsun.”
Ben daha bir cevap bile veremeden Haydar eliyle bir işaret yaptı ve ne ara geldiklerini anlamadığım iki kadın bir anda koluma girdiğinde beni ayağa kaldırdılar, direnmek istedim ama ilerlemeye engel olamadığımda yaptığım tek şey Haydar’a kindar bakışlarımı göndermek olmuştu.
Kolumu kendime çektiğimde sağımda ve solumda iki kadın vardı ve öndeki diğer kadını takip ediyorduk. Merdivenlerden çıktığımızda herhangi bir odaya girdik ve diğer iki kadın içeri girmediğinde öteki de “Yatağın üzerine birkaç bir şey koydum,” dedi ardından üzerime kapıyı kapattı.
Üzerimdeki bu hırpalanmış kıyafetlerden kurtulma zamanı gelmişti, düşünmedim bile ve yatağa konmuş siyah eşofman takımını bir çırpıda giydim, eski kıyafetleri ise odanın bir köşesine attım. (Yazar notu: Ben yurtta kalıyorum. Bu satırları yazarken odaya güvenlik geldi ve inanılmaz gürültü çıkartan oda arkadaşlarım sırf gıcıklık olsun diye beni güvenliğe şikâyet etmişler shshhs güvenlik odanın içinde sandalyeye oturdu ilk kez böyle bir şikâyet almış olmalı kadın şaşkın ben şaşkın istersen yarın hallet işini dedi gitti sjshsj BİLİŞİM ÖĞRENCİSİYİM HER ŞEYİMİ BİLGİSAYARLA YAPIYORUM VİZE HAFTASINDAYIZ VE KLAVYE SESİNDEN RAHATSIZ OLMUŞLAR ama ben bu malzemeyi ikinci kurgumda kullanmazsam… 08.04.2026)
Ne kadar süre burada bekledim bilmiyordum ama camın önündeki sandalyede oturduğum bir ara dışarıya dalmıştım, o esnada ise kapı öyle büyük bir gürültüyle açıldı ki bir anda yerimden kalktığımda kapı duvara çarpmıştı.
“Kimsin sen?” diye bağıran kehribar gözlü adam içeriye girdiği gibi üzerime yürümeye başladı, geri adımlamadım ama yapısı ve saldırganlığı beni korkutmuştu. Üzerime gelmeye devam ettiğinde “Kimsin sen?” diye bir kez daha bağırdı ve istemsiz geri adımladığımda cama kadar gitmiştim.
“Asıl sen kimsin?” diye sordum onun aksine sakin bir ses tonuyla fakat o, o kadar öfkeli görünüyordu ki hiç durmadı ve arkamdaki cama yumruğunu geçirdiğinde geri kaçtım.
“Ben kim miyim?” Sesi o kadar gürdü ki açık bıraktığı kapıya gözlerim kaydığında ve odadan kaçacağım esnada bunu anladı hemen ardından aynı anda kapıya ilerledik, benden önce vardığında kapıyı kapattı ve yeniden üzerime yürüdü.
Yutkunduğumda geri gidiyordum, nabzımı kontrol etmeye çalıştım. “Sakin olmalısın.”
Kehribar gözlerini kapattı karşımdaki adam ve derin bir nefes aldı, dudaklarını yaladığında onu inceliyordum, uzun boyluydu, yapılıydı, simsiyah giyinmişti ve esmer bir teni vardı. Kehribar gözlerini açtığında bu sefer daha sakindi ama bakışlarındaki öfke kaybolmamıştı.
“Seni çıkartacağım buradan,” dedi ve başını salladı. “Gel benimle.” Kapıya ilerledi fakat hareket etmediğimi fark ettiğinde öfkeyle bana döndü. “Ne bekliyorsun?”
“Kimsin sen?”
“Tanıştırayım,” dedi büyük bir ima ile ve tekrardan başını salladığında bana doğru adımladı. “Evlendirileceğin kişiyim. Çok tuhaf, öyle değil mi?”
Hiçbir şey anlamıyormuş gibi ellerimle alnımı tutup saçlarımı geri iteklediğimde derin bir nefes aldım hemen ardından “Buraya isteyerek gelmedim,” dedim kendimi açıklamak için. “Zorla getirildim.”
“Bu benim ne kadar umurumda sence?” dediğinde bakışları alaycıydı, başını eğdi ve beni tiksintiyle süzdü, hahladığında “Evlenmekmiş,” dedi inanamıyormuş gibi. “Kaç yaşındasın sen?”
“On yedi.” Yutkundum. “Tam bir ay sonra on sekiz olacağım.”
Rahatsız olmuş gibi elleriyle başını tuttuğunda “Baba,” diye inledi hemen ardından bana döndüğünde “Seni geldiğin yere geri götüreceğim,” dediğinde kapıyı açıp çıktı. Onun peşinden ilerlediğimde Haydar’ı tam karşımızda gördük, bizi bekliyormuş gibiydi.
“Tanıştınız demek.” İçeride dönen kaos umurunda değilmiş gibi davrandı ve bütün rahatlığıyla bir elini ikimiz arasında dolandırdı. “Savaş, Ayra. Ayra, Savaş.”
Savaş çenesini sıktığında “Bu saçmalık da ne oluyor?” diye sordu, o inanılmaz öfkeli bir adamdı. Bunu görebiliyordum ve kendini o kadar sıkıyordu ki kendine hâkim olmaya çalışmayı bıraksa bu evi yerle bir edecek gücü bünyesinden bir volkan gibi patlatırdı.
“Saçmalık değil, benim isteğim.” Haydar, artık alışmış olduğum o insanı deli edecek gülümsemesini geçirdi yüzüne. “Sözümden dışarı çıkmayacaksınız.”
“Nerden geldi bu kız?” dedi Savaş bu sefer babasına doğru bir adım atarak. Bakışları o kadar kararmıştı ki kehribar gözleri kıpkırmızı olmuştu. “Ne yapmaya çalışıyorsun, baba? Bütün bu saçmalık da ne böyle?”
Haydar başını omzuna eğdi ve bana baktığında kaşlarımı çattım. Kollarımı göğsümde bağladığımda “Onu yetiştirme yurduna bırak, oğlum,” dedi ve bakışlarını benden çektiğinde Savaş’a döndü. “Seninle bunu akşam konuşacağım.”
Savaş babasının gitmesini bekledi, nefeslendiğinde Haydar ikimize de gülümsedi hemen ardından bizi Savaş ile yalnız bıraktığında Savaş’a döndüm. Kollarını göğsünde bağlamamıştı, düşünmüyordu ve sadece öfkeliydi. Bağırdığında duvara yumruğunu geçirdi ve geri adımladığımda onun bu kadar barbar bir adam olmasını beklememiştim.
“Buraya zorla getirildim,” diye bir açıklama yaptım, bana döndü kıpkırmızı gözleriyle. Duygu durumunu okuyamadım çünkü o sadece öfkeli görünüyordu. “Kimse ile evlenmeyi düşünmüyorum, beni buradan çıkartman gerekiyor.”
Bana bir cevap vermeyeceğini düşünmüştüm ama biraz bekledikten sonra elini bir saniye dermişçesine bana doğru kaldırdı hemen ardından trabzanlara ilerledi, tutundu ve gözlerini kapattı. İşte şimdi öfkesiyle hareket etmeyi bırakıp aklıyla düşünecekti.
Geri kalmadım ve trabzanlara ilerledim, onun yanına geçtiğimde yan profiline dikkatle bakıyordum. İfadesinden bir şey çözemedim, sadece çenesini sıkıyordu. Kehribar gözlerini açtığında doğrudan karşısına, karşıdaki trabzanlara baktı ve biri ile göz göze geldiğini düşündüm çünkü ifadesi bir anda o kadar yumuşamıştı ki hemen baktığı yöne döndüğümde hiç kimseyi göremedim.
Bu sefer sakin bir şekilde döndü Savaş bana ve gözlerimin içine dikkatle baktı sonrasında beni süzdü boydan boya. İfadesinde tiksinti de beğeni de yoktu, çok boş bakmıştı. “Adın ne senin?”
Deminki öfkesiyle babasını bile dinlememiş olmalıydı. “Ayra.”
“Seni nasıl getirdiler buraya?”
“Zorla getirdiler, kaçmaya çalıştım ama biri beni tuttu ve boynumdan elektrik verdiler sanırım. Bayılmışım, bir şey hatırlamıyorum.” Yere baktığımda elim boynuma gitti ve o da boynumdaki morluğu fark ettiğinde bu senaryoya oldukça inanmış görünüyordu.
“Özür dilerim,” dedi kaşlarını çattığında ama bir yandan da bana üzülerek bakmıştı. “Babamın deli yönleri vardır evet ama bir anda neden böyle bir şeye giriştiğini anlamadım. Bu saçmalığa bir son vereceğim, emin olabilirsin.”
Ona bir cevap vermediğimde “Yetiştirme yurdunda mı kalıyorsun?” diye sordu, dirseklerini trabzanlara yaslayarak eğilmişti ve başını yan çevirerek bakıyordu bana.
“Evet,” dedim kısaca sonra etrafı inceledim hemen ardından yeniden ona döndüm. “Güzel bir eviniz var.” Bana gözlerini devirdiğinde devam ettim: “Burada birkaç kadın gördüm, hepiniz akraba mısınız?”
Alayla güldüğünde bana bir cevap vermedi, belki de veremedi ama ben cevabı zaten biliyordum.
“Bu çok ani oldu,” dedi Savaş, bana sorum hakkında bir cevap vermeme konusundaki kararlılığını seçebildiğimde. “Babamdan böyle bir hamle beklememiştim.”
“Bunlar benim umurumda değil,” dedim sesimin düzgün çıkmasına önem vererek, sakindim. “Baban kim, sen kimsin, burası neresi? Bunları umursamıyorum. Beni yaşadığım yere bırak ve mümkünse bir daha da görüşmeyelim.”
“Mümkünse,” diye beni tekrar etti Savaş. “Korumalardan birinin yanına git,” dediğinde inanılmaz umursamazdı. “Beni Savaş gönderdi de, seni bırakırlar istediğin yere. Bu saçmalığa daha fazla katlanamayacağım.”
Savaş beni koridorda yalnız bıraktığında tek başıma kalmıştım ve buradan ne kadar kolay bir şekilde çıkabileceğimi fark etmiştim. Bahçeye çıktığımda kapının önünde bir korumanın zaten beni beklediğine şahit oldum. Bahçeyi dikkatle inceleyerek adamın yanına vardığımda sürgülü kapıyı çekti ve VIP aracın kapısını ise bir başka koruma açtı.
2 Saat Sonra
Kurum müdürü Ali Bey ile yetiştirme yurdunun bahçesinin bir köşesinde, önümüzdeki minik masadaki çay bardaklarını seyrederek sessiz bir şekilde oturuyorduk. Beni buraya yakın bir yere bırakmışlardı ve yolun geri kalanında buraya gelebilmek için yürümüştüm. Öğlen vakitlerini devirmek üzereydik ama yine de hava aydınlıktı.
“Görevin nasıl geçti?” diye sordu Ali Bey sessizliği bozarak.
“Hiçbir şey anlamadım ki,” dediğimde üzerimde hala büyük bir şaşkınlık vardı, bu sabahı ve sonrasında olanları bir rüya gibi hatırlıyordum. “Her şey bir anda oldu.” Başımı eğdim ve çay bardağına baktım. Aslında bir anda olmamıştı hiçbir şey, sistematik ilerlemiştik ama ben bugüne geliş sürecimizi şaşkınlık içerisinde anımsıyordum.
“Serhat’a haber ettim bu arada, seni almaya gelecek.”
Başımı salladığımda yine sessizleşmiştik ve ben yine düşüncelere dalmıştım. İçimde gram korku ve tereddüt yoktu. Normalde bugün okulda olmam gerekirdi ama gitmemiştim, Serhat’ın dediğine göre devamsızlıklarımı bir şekilde sildirebilirmiş. Öte yandan içimde bir sıkıntı da yoktu ama eve gittiğimde yine beni boğacak o kasvet ortamından kurtulamayacağımı biliyordum. Biraz daha özümseyebildiğim zaman şu anki durumumu, iki hayat yaşıyormuşum gibi hissedeceğime emindim.
“Selamlar.” Serhat’ı bir anda sağ çaprazımdaki sandalyeye çökerken gördüğümde istemsiz gülümsedim ve duruşumu dikleştirdiğimde Serhat da Ali Bey ile el sıkıştı oturduğu yerden. Bana döndüğünde yüzümü kısa bir an inceledi ve bakışlarımı kaçırdığımda kısa bir an takılı kaldı gözleri üzerimde hemen ardından sol çaprazımda oturan adama döndü.
“İş birliği için teşekkür ederiz bu arada.” Serhat çaylara göz gezdirdi, soğumuşlardı. “Şu anlık her şey plana uygun gidiyor.”
“Bekir’i nasıl kırabilirdim ki?” Sistemde beni bu yetiştirme yurdunda kalıyormuşum gibi göstermişlerdi. “Yalnız, sistemde kayıtlı gösterebiliyorum ama her gün buraya gir çık yapmanız içeride kalan çocuklar ve görevliler tarafından sorgulanabilir, bunun da dışarı çıkmasını engelleyemem.”
Ben dirseğimi sandalyenin koluna yaslamıştım ve elim çenemde bahçenin ötesindeki çocukları seyrediyordum, ikisi ise konuşmaya devam etti en son ise Ali Bey bizi baş başa bıraktığında elimi nereye koyacağımı bilememiştim.
Serhat sandalyesinden kalktı, bana doğru yaklaştı ve o şekilde oturduğunda yüz yüze geldik. “Nasıl geçti, Hira? Nasıl davrandılar sana?”
Ellerimi bacaklarımın arasına aldım. “Hiçbir şey anlamadım ki. Gidişim ve gelişim bir olmuş gibi hissediyorum.”
Bana anlayışla baktığında sandalyesini bana biraz daha yaklaştırdı öyle ki dizlerimiz birbirine değdiğinde ikimiz de bunu fark ettik ama temas yokmuş gibi davrandık. Bana yakınlaşmasını ise önemli şeyler konuşacak olmasına yormuştum. Gözleri boynumda dolandığında elini yaklaştıracaktı saçlarıma doğru, bunu milim hareketinden anlamıştım ancak kendine engel oldu ve nefesini verdiğinde bakışlarından geçen duyguları anlamaya zamanım yetmedi.
“Çok üzgünüm.”
“Ne için?” dediğimde onun etki alanında olduğum için kımıldayamıyordum öte yandan dizlerinin sıcaklığını aramıza giren kumaşlardan bile hissedebiliyordum.
“O copu kullanmayacağım bir daha. Sana zararı dokunmuştur eminim ki. Gerçekten bir daha olmayacak, pişmanlığımı dile getiremiyorum sanırım.”
“Ama,” dediğimde dudağımı yaladım. “Bu gerekli bir şeydi, isteyerek yapmadın ki.” Elimi boynuma götürmemek için zor tutuyordum kendimi.
“Evdekilerden gizleyebilecek misin bunu?” dediğinde başımı olumlu anlamda salladım. “Çok koşturdular mı seni?”
Başımı eğdiğimde düşünüyordum. “Hayır,” dedim kendimi sorguda gibi hissettiğimde. “Hızlı koşuyorlardı.” Söyleyip söylememek arasında kararsız kalmıştım, yeniden onun yeşil gözlerine baktığımda bakışlarındaki dikkati gördüm. “Korumalardan biri beni yakaladığında boynumdan,” yutkundum, “yine aynı yerden elektrik verdiler bana.”
Başını eğmesi ve sıkıntılı bir nefes vermesi eş zamanlı gerçekleşmişti. Kaşlarını gerdiğinde başını eğdiği yerden yine bana döndü, gözlerindeki acıma duygusunu gördüğümde doğruldu ve hiç çekinmeden elini saçlarıma getirdi ve boynumu açığa çıkardığında temasından ötürü kımıldayamamıştım, gözlerinin içine baktım.
Geri çekildiğinde hiçbir şey diyemedi ama üzerinde bir pişmanlık seziyordum. “Çok önemli değil,” dedim elimle geçiştirerek. “Acımıyor bile.”
“Bunu bana mı söylüyorsun?” İnanmamış gibi başını salladı. “Bu işin içinde olan benim, neyin ne kadar acıttığını iyi biliyorum.”
Omzumu silkmekle yetindim, bir işe girişmiştik ve geri dönmesini istemiyordum çünkü olayların sonunu merak ediyordum, başıma enteresan bir olay gelmişti ve bunun şaşkınlığını bir haftada ancak atlatabilmiştim, durum böyle iken başka bir yola sapmak istemiyordum.
“Gün değerlendirmesi yapalım mı buradan gitmeden önce?”
“Olur,” dedim uysal bir sesle. Niyeyse onun yanındayken kendimi çok huzurlu hissediyordum.
“Sence, Haydar; seni onlara benim gönderdiğimi Savaş’a anlatır mı?”
“Emin değilim,” dediğimde düşünüyordum. “Ama Haydar, Savaş’a akşam seninle bu konuyu konuşacağım dedi. Bir ihtimal beni senin gönderdiğini Savaş’a anlatabilir.” Başımı eğdim. “Bunu söylerse ne olur, Serhat?”
Dirseklerini dizlerine yasladı Serhat ve eğildiğinde bacaklarımızdaki temasa baktı, düşünüyordu. “Savaş, seni benim gönderdiğimi öğrenirse anında babasına öter.” Başını salladı. “Benden, işimden ve amacımdan bahseder. Seni bir ajan olarak içeri koyduğumu anlatır sonra da batarız.”
“Bunu nasıl engelleyebiliriz peki?” Serhat’ın aklına o kadar çok güveniyordum ki içim çok rahattı, bir şey düşünmeme gerek yokmuş gibi hissediyordum ve bana söylenenleri yapıyordum sadece.
“Sanırım önce Haydar ile konuşmam lazım.” Parmakları ile gözlerini ovuşturdu. “Daha sonra da Savaş’ı oradan onlar konuşmaya fırsat bulamadan alıp benim eve götürmem gerekecek. Arkadaşız zaten, zaman geçirelim desem hayır demez hatta benimle bugün başına gelen olayı konuşmak için bile buluşur.”
“Ben sana bir şey söyleyeceğim, Serhat.” Anlayışla yüzüme baktı. “Savaş’ın ses tonu çok tanıdık geldi bana, onunla arkadaş olduğunu söyledin ama onun sesinin bana tanıdık gelmesi normal mi?”
Düşündüğünde gülümsüyordu. “Biz okulda, bir sınıfta iken Şevval ile sohbetimizi dinlemiştin, hatırlıyor musun? İçeride boş konuştuğumuz bir andı, hatta sen sonradan bilerek o kadar boş konuştunuz demiştin bana, senin bizi dinlediğini anladığım için konu değiştirdiğimi söylemiştin. O gün orada Savaş da vardı, sesi oradan tanıdık gelmiş olmalı sana.”
Anladım dercesine dudaklarımı büzdüğümde zihninden benim bile tahmin edemediğim o kadar çok detay düşündüğüne emindim ki ama bunu nasıl kanıtlayacaktım bilmiyordum.
“Orada dört tane kadın gördüm, bahçede de korumalar vardı.”
“Biliyorum,” dedi Serhat. “Küçüklüğümden beri orada sayılırım. İçeriye ve kişilere hakimim. Bize daha farklı bilgiler gerekiyor, zamanla halledebileceğimize eminim.”
Bu dedikleri ile göz göze geldik, içimde kötü hiçbir duygu oluşmadı aksine onun ağzından çıkan her şeye aç olduğumu hissettim. Hala bilmediğim çok fazla şey vardı ve Serhat bunları bana anlatmıyormuş gibi hissediyordum.
“Bir şey daha sorabilir miyim?”
“Tabii ki.”
Cesareti nereden aldım bilmiyordum ama çekinmiyordum şu an. “Bu sabah bana Ayra dedin, kimliğimde bile bu yok ve evde de kimse seslenmez bana böyle. Küçüklüğümde öylesine bir anda göbek adım olarak belirlemiştim. Bu ismi tesadüfi mi söyledin?”
Ensesi ile saçları arası bir yeri kaşıdığında gözlerime bakıyordu düşünce ile. Her ne düşünüyorsa bu bir şey değildi, birden çok şey arasında kararsız kalmıştı. “Ben galiba bunu şu an söyleyemeyeceğim.” Elini ensesinden çekti. “Ama anlatacağım, sadece şu an değil. Bir müddet daha beni sorgulamadan ilerlesek olur mu?”
“Bilmiyorum,” dedim açık konuşarak.
“Kötü bir niyetim yok, Hira. Sadece gidişatı bozmamak için susuyorum,” başını salladı, “yemin ederim kötü hiçbir niyetim yok.” Gözleri arkamdan bir yeri buldu, çocukları seyretti sonra yine bana döndü. “Bunu sana daha önce de söylemiştim, şimdi de söyleyeceğim. Hatırla,” duraksadı, yutkundu, her ne diyecekse bundan vazgeçti ve derin bir nefes verdi. “Belki güvenini hala kazanamadım ama bunu senden isteyebilirmişim gibi geliyor, sadece bana inansan olur mu? Çok değil, bir müddet daha.”
Üç saniye kadar gözlerimizi birbirinden ayırmadık en son sessiz kaldığımda bir cevap vermedim ama onu onaylarcasına gülümsedim. Bu onu rahatlatmamıştı ama bir nebze idare edebileceğini anlamıştım.
“Oradaki kadınlara üzüldüm, halinden memnun olan da vardı ifadesinden mutsuzluk okunan da.”
“Bunlar daha hiçbir şey, Hira,” dediğinde dizlerimizin temasını kesmedi ama sandalyede geriye yaslandı. “Biraz daha içeri girebildiğinde anlayabileceksin. Orada kaç tane masum insanın hayatını karartıyorlar, biliyor musun? O Haydar denen adam alçak puştun teki, zalim, merhametsiz ve dibi görmeyi sonuna kadar hak ediyor.”
“Gerçekten de çok zalim birine benziyordu. Yüzünde hiç nur kalmamıştı.”
“O kadar mazlum insanın hakkına girmiş biri, nasıl görünmesini bekliyorsun ki? Cehennemdeki zebanilerden daha çirkin görünüyor.”
Yaptığı benzetmeye güldüğümde elim istemsiz boynuma gitti, yüzümün kasılmasını engelleyemediğimde onun göz hapsindeydim. Kendi canı yanmış gibi bakmıştı. “Bugün için gerçekten üzgünüm.”
“Boş versene,” dedim. “İnsanlar zaten kötü zihinliler ve ben o insanların acı çekmeden yaşamalarını istemiyorum. Onları rahatından edeceksek bu önemli değil.”
“İnsanlardan nefret ediyor musun?”
Eğildim. Şu yaşıma kadar hep yalnızlaştırılmıştım ama yanlış insanlar yüzünden herkesi bir tutmamam gerektiğinin de bilincindeydim. “Hemen hemen birçoğundan.”
Gülümsedi, içten bir şekilde sonra aklına bir şey takılmış gibi ifadesi bir anda değişti. “Orada saçlarına dikkat çekici bir şekilde bakan oldu mu? Renginden gözleri takılan herhangi birini fark ettin mi?”
“Hayır,” dedim. “Hiç dikkat etmedim, niye ki?” Beni cevapsız bıraktığında bunu da açıklamayacağını anlamıştım. “Bir gün sana bir şeyler anlatmazsam hiç şaşırma, Serhat.”
“Bana kendinden bir şeyler anlattığını düşünüyor musun gerçekten?” Alayla nefesini verdi. “Benimle rahat rahat konuş diye kendimden bir şeyler anlatan benim, Hira. Sen değilsin.”
Omzumu silktim. “Evet ama sen geçmişini anlatıyorsun, ben ise sana içinde benim de olduğum konuları soruyorum.”
“Üzgünüm,” dediğinde çabuk kabullenmişti ve bakışları inanılmaz yumuşadı. “Ama şimdi sırası değil. Şu an buna cesaretim yok. Ki zaten ben bile kafamda bazı şeyleri oturtamadım hala.”
17.40
Küçükken çoğu şeye aklımız ermezdi ve insanları iyi varlıklar olarak görürdük ama yaşımız ilerledikçe kimsenin göründüğü kadar masum olmadığını anlardık. Hatta öyle ki o insanların düşüncelerine şahit oldukça o kişilerle aynı havayı solumaya utanırdık çünkü aklı olan düşünürdü ama onlar o kadar büyük bir bilinçsizlikle cahilliği savunuyorlardı ki hayır diyordunuz, kötü düşünmede bu kadar ileri gitmiş olamazlar.
İnsanların içine karışmayı başaramamış biri için birine güvenmek çok kolaydır, karşı taraftan olumsuz bir adım beklentisine girmez, her şey mükemmel ilerler ta ki o kişinin zihninin içerisine girene kadar.
Babamı yolda görsem veya bizim eve misafirliğe gelmiş biri olsam onu iyi bir adam olarak düşünürdüm. Namaz kılıyor demek ki Allah korkusu var, dinine bağlı demek ki iyiliği ve kötülüğü ayırt edebiliyor, bir işte çalışıyor demek ki aile üyelerini açta açıkta bırakmak istemiyor ama ben bu evde misafir değildim. Bir adamın zihninin içerisine girebilmiştim. Kime göre neye göre bilmiyordum ama babamın hem iyi hem de kötü bir insan olduğunu düşünüyordum. Bize karşı iyilikleri de vardı kötülükleri de ve o kavga gününden beri babama eskisi gibi bakamıyordum.
Aynı evin içindeydik, bir yere kaçamazdım ve sesimi de çıkartamazdım çünkü ne olursa olsun o benim babamdı. Ben bu mutfakta o cam kırıklarını ağlayarak temizlediğimde kalbimde oluşan kırığı hiçbir zaman unutmayacaktım ama aynı evin içinde beraber nefes almaya devam edecektik. Babamı seviyordum, minnet duygum vardı; onu sevmiyordum ve bir gün ona katlanmayı bırakacaktım.
Yine bu eve misafir olarak gelsem annemin iyi bir kadın olduğunu düşünürdüm ve içten içe onun da kötü bir insan olmadığını biliyordum. Kardeşlerime gerçekten de bir anne gibi davranıyordu ama babama bir eş değildi. Hayat insanın başına hiç umulmadık şeyler getirebilirdi, annemde de bunu görüyordum. Hiç istemediği bir evlilikte olmak onu hem iyi hem de kötü bir insan yapmıştı benim gözümde ama ben bir gün ona da sırtımı döneceğimi hissediyordum.
Bu eve yine bir misafir olarak gelseydim kardeşlerimi severdim çünkü her ne kadar küçük de olsalar bir duruşları vardı. Ebru gerçekten de bir çocuk gibiydi ve Cansu içten içe kötü bir imaj çizse de bazen en olması gerektiği anlarda sesini çıkartabiliyordu. Ben, annem ve babam kavga etmesinler diye uğraştığımda ve bunu başaramadığımda Cansu daha onuncu sınıf olduğu halde annem ve babam arasına kavga anında girebiliyordu ve bu takdir edilesi bir durumdu.
Bu konuyu Cansu ile konuşabilseydim yüksek ihtimalle beni yere gömer kendisini de överdi fakat ben de şunu dile getirirdim: Sen annemden anne sevgisini aldığın için aralarına girebiliyorsun ama ben annemden de babamdan da korkuyu aldım sadece, bu yüzden hareket bile edemiyorum Cansu. İkimiz çok farklıyız.
Bazen kendimden nefret edecek gibi oluyordum, kendimi değersiz görüyordum hatta işe yaramaz olduğumu düşünüyordum ama sonra diyordum ki hayır kendine haksızlık etme, sen kötü bir insan olmadığın gibi aynı anda birden çok şeyi idare etmeye çalışıyorsun.
Yemeğimi bitirdiğimde ve bulaşığımı yıkadığımda yatağıma geçmiştim, Cansu ve Ebru da odadaydı ve annem de babamla salondaydılar. İkisi önceden nadiren de olsa konuşurdu ama şu an hiç konuşmuyorlardı çünkü o günden sonra araları inanılmaz yıkılmıştı, aradan bir hafta geçse bile toparlanmamıştı hiçbir şey. O kadar şiddetli bir kavgaydı ki şu an bile o anı düşünmeye çalıştığımda ağlayasım geliyordu.
Yorganı bacaklarıma çekip ders çalışmaya başladığımda babamın telefonu yatak odasından çaldı ve babam Cansu’ya seslendi telefonu götürmesi için. Kim arıyordu bilmiyordum ama babam telefonu eline aldığında açmamıştı, Cansu odaya geri geldi ve “Bu adam abisinin telefonunu açmıyor ama Necati eniştemle telefonda konuşup annemle kavga çıkartabiliyor,” diye söylendi. Ona hak vermiştim. Ebru ise yer yatağında sırtını komodine yasladı ve başını olumlu anlamda salladı.
Babamın telefonu bir kez daha çaldığında aramayı yanıtladı, Mehmet amcamı seviyordum ama babam ve amcam arada babaannem olmasa hiç görüşmezlermiş gibi geliyordu.
Babam ve Mehmet amcam konuşmaya başladılar ve sesleri buraya kadar geldi, salon hemen yan tarafımızdı çünkü. Ders çalışmayı tamamen kesip kulağımı onlara verdim.
“Restoranın açılışına davet ettim gelmediniz. Kızları da alıp yemeğe gelin dedim yine tık yok.”
Babam bizi amcamın restoranına götürmemişti hatta bizim de oraya gitmememiz konusunda bizi uyarmıştı. Oraya karnımızı doyurmak için gidiyoruz sanmasın diye gitmiyormuşuz.
“Sen benim kardeşim değil misin? Ailecek bir gün bizim eve gelin diyorum yine tık yok, kardeşim sen ne yapmaya çalışıyorsun?”
“Bir şey yapmaya çalışmıyorum abi,” dedi babam aksi bir sesle. “Her gün çalışıyorum, yoruluyorum, fırsat mı var sanki?”
“Abartma sen de aynı semtte oturuyoruz, akşam çay içmeye bile gelmiyorsun.”
“Geliriz bir gün.”
“Şimdi çıkın gelin o zaman.”
Amcamın bu sözleri ile odada üçümüz de yerimizden fırlıyor gibi olduk çünkü heveslenmiştik fakat babam “Hayır, bugün olmaz başka zaman bakarız,” dediğinde Cansu duvarı yumruklamak istedi.
“Sen bugün gelemiyorsan ben eşimle size gelirim o zaman. Çay koyun yirmi dakikaya oradayız.”
Babam bir cevap bile veremeden telefon kapandığında sıkıntılı bir nefes verdiğini işittim ama bunu o kadar takmamıştım ki çünkü sevinmiştim.
“Kızlar, evi toparlayın,” diye seslendi annem bize ve yatağımdan kalktığımda evi üstün körü toparlamaya çalıştım. Cansu banyoyu toparladığında ben mutfağa girmiştim Ebru da bizim odayı düzeltiyordu, annem de salondaki koltuk örtülerini kaldırmıştı. En son hepimiz salona geçtiğimizde amcamın gelmesini sessizce bekliyorduk.
Amcam hayatımda öyle bir konuma sahipti ki senede bir görürdüm ama ondan aldığım samimiyet hiç değişmezdi. Hatta iki senede bir görüşsek yine aynı samimiyeti ile karşılardı bizi.
Kapı çaldığında Cansu ve Ebru utancından gidemedi, annem ile göz göze geldiğimde babam da elbette ki hareket etmedi ve ayağa kalktım, heyecanlanmıştım ama yansıtmamaya çalışıyordum.
Kapıyı açtığımda karşımda Mehmet amcam ve Derya yengem vardı, ikisi de birbirlerine çok yakışıyorlardı ve güçlü bir çift gibi görünüyorlardı, her ne kadar çocukları olmasa bile birbirlerine karşı besledikleri sevgide bir azalma göremiyordum.
Başımı eğerek gülümsediğimde amcam ve yengem ayakkabılarını çıkartıyorlardı, önce Mehmet amca içeri geçti ve tek kolunu omzuma sardığında “Merhaba, Hira kızım,” dedi sonra saçlarımın tepesinden öptüğünde kendimi o kadar mutlu hissetmiştim ki bu hissi tarif edemiyordum.
Derya yenge de bana sosyetik bir biçimde sarıldığında samimi bir şekilde gülümsedi ve “Merhabalar,” dedim çekinceyle. İkisini de seviyordum ama ikisi o kadar güçlü bir çiftti ki çekinmeden de edemiyordum.
Derya yenge bu eve gelirken bir devrim başlatmak istermiş gibi kıpkırmızı bir ruj sürmüştü ve amcam da siyah bir takım giymişti, ikisi de benden uzundu ve yaşlarını tamamen göstermiyorlardı. Yoğun ve birbirine girmiş parfüm kokularını soluduğumda ikisi de içeri geçti ve ben de kapıyı kapattım.
Salona geçtiğimde babam hariç herkes mutlu görünüyordu, annem çayları getirdiğinde kardeşlerim de sehpaları yerleştirdiler ve amcam ile göz göze geldim. “Gel kız yanıma,” dedi bir anda ve eliyle Derya yenge ile arasına vurdu, beni koltuğa çağırdı.
Babamın olumsuz bakışlarına aldırmadım ve yanlarına gittiğimde ikisinin arasına oturdum, Derya yenge beni kendine çekti ve sarıldığında utançtan ne yapacağımı bilemiyordum, sadece sırıtıyordum.
Babam kısa bir an olumsuz bakışlarla Derya yengemin kırmızı ojeli tırnaklarını incelediğinde “Tırnakların çok güzel olmuş, yenge,” dedim mırıldanarak. Yengem bana teşekkür ettiğinde amcam ve babam konuşmaya başlamıştı sonra yengem ve annem de sohbete giriştiklerinde amcam bu sefer kardeşlerimle iletişime geçti.
Amcam ve yengem arasında oturmaya devam ediyordum ve sohbetleri dinlemiyordum, sadece düşünüyordum. İkisi de çok iyi insanlardı ve bir çocukları olmuyordu, bunu düşünerek nankörlük etmiş oluyor muydum emin değildim ama onların çocuğu olmak isterdim çünkü emindim, onların çocuğu olsaydım mutlu bir insan olurdum. Onlar bir çocuklarının olmasını hak ediyorlardı ama dünya bu ya, şiddete meyilli adamların ve anne olmayı bilmeden kadınların çocukları olurdu işte.
“Kızım siz hiç demiyor musunuz baba bizi amcamın yanına götür diye?” Ben babam ile göz göze geldiğimde sessiz kaldım ve kardeşlerim de sessiz kaldığında amcam, babama döndü. “Aile bağlarımızı zedeliyorsun, kardeşim. Yapma bunu.”
Babamın sinirleneceğini düşünmüştüm ve yanılmadığımda gerildim ama amcam da yengem de çok rahattı.
“Okul nasıl gidiyor, hayatım?”
Ellerimi kucağımda birleştirdiğimde “İyi gidiyor,” dedim Cansu da “Üniversitenin ek binasına geçtik yenge,” dediğinde solumda oturan amcam bana dönmüştü: “Orada okuyan birkaç genç tanıyorum, bir şeye ihtiyacınız olursa diye tanıştırayım mı sizleri?”
Ben yine aynı gerginlikle babamla göz göze geldiğimde “Ne genci?” dedi babam inanılmaz soğuk bir sesle. Erkek kelimesi yasaktı, biz yolda yürürken bile insanların gözlerinin içine bakmamalıydık ona göre.
Annem bile gerildiğinde amcam, babam görmeden bir elini sırtıma koydu sanki destek çıkmak ister gibi sonra çok rahat bir şekilde konuşmasını sürdürdü: “Bu yaş aralığı gençliğin en güzel yıllarıdır. Arkadaş ortamlarında eğlenip kahkaha atmalarını da istemiyorsun herhalde, cemal.”
Hiç beklemediğim bir şekilde çok net konuştuğunda amcam o kadar gerilmiştim ki çünkü bu konular babam için kavga edilecek konulardı. “İnsanların içlerinde ne işleri var benim kızlarımın, anlamadım?”
Babamın aksine amcam hala çok rahattı, annem ve yengem bakıştığında annem yengeme kaşlarını kaldırıp indirdi, amcam bu konuda babam ile tartışmasın diye ve yengem amcama döndüğünde amcam durmadı: “Arkadaş edinmek, onlarla vakit geçirmek eğlenmek kahkaha atmak kötü bir şey değildir Cemal. Gençliklerinin tadını nasıl çıkarmalarını bekliyorsun? Gezmek eğlenmek onların hakkı.”
Babam ve amcam bu konuda tartıştıklarından o kadar utanıyordum ki, artık gerilmekten ziyade yüzümü buruşturduğumda keşke bu konuyu konuşmasalardı diyordum. Baskılandığımda ve biri bu duruma şahit olduğunda yerin dibine girmek istiyordum.
Orada tanıdığım erkekler vardı ve en çok da Serhat ile vakit geçiriyordum ama içimde korkuyu hissetmemiştim bu konu açıldığından beri. Üzerimde Serhat’a duyduğum güven vardı ve o yanlış hiçbir şey yapmazmış gibi geliyordu öte yandan Mehmet amcam babam olsaydı ona bu konuları çok rahat bir şekilde anlatabileceğimi fark etmiştim. Babama erkek kelimesini bile söyleyemezken amcam ile Serhat’ı konuşabilirdik ve ondan akıl bile alırdım, içimi yine bir sıkıntı kapladığında gözlerimin dolacağını hissettim fakat düşüncelerden sıyrıldım ve babama döndüm, konuyu değiştirmişlerdi.
Eşofmanımdaki telefonum titrediğinde mesajın Serhat’tan gelebileceğini düşündüm ve gerildiğimde babamın titreşimi duyup duymadığına bile bakamadım. İçim rahat demiştim ama korku bir anda yüklenmişti bünyeme. Yengem ve amcam anladılar mı bilmiyordum ama yengem annemle sohbete giriştiğinde amcam da kurtarıcı olmak istermişçesine babamın dikkatini dağıtmıştı. En sonunda babam namaz kılmaya gittiğinde telefonu sessize almayı nasıl unutabilmiştim ona şaşırıyordum.
“Baban da çok zalim biri ya,” dedi amcam şakayla bana döndüğünde. Annem çaydanlığı mutfağa götürdüğünde Cansu da bardakları tepsiye dizip mutfağa götürüyordu Ebru da sehpaları topladı. Ben ise ikisi arasında oturduğum için kendimi ayrıcalıklı hissetmiştim. “Ne sizi bize gönderiyor ne de kendisi bize geliyor? Baban niye böyle sence, kızım?”
Amcamın siyah gözlerine döndüğümde başımı olumsuz anlamda salladım, o esnada telefonum yine titredi ve öyle alışmıştım ki amcam bir anda telefonunu çıkart deyip bu adam kim diyerek beni azarlayacak olmasını düşünmüştüm.
Yengem salonda üçüzümün olduğunu fırsat bilerek koltukta bana döndü ve eğilip fısıldadı: “Var mı hayatında biri?”
Gerilmiştim, başımı anında olumsuz anlamda salladığımda amcam da öteki taraftan eğildi bana ve “Birine anlatamayacağın bir şey yaşarsan amcan her zaman burada, kızım,” dedi kısık sesle ve o kadar güven vermişti ki gülümsemiştim. “Ben her zaman arkanda dururum. Akıl almak istersen yine buradayım, sizinkilerle konuşulmuyor biliyorum.”
Ne diyeceğimi bilemediğimde başımı sallamakla yetiniyordum sadece. Yengem elini omzuma koyduğunda bu sefer ona döndüm. “Birini sevmek kötü bir şey değildir, Hira,” dedi bana. “Sevgiyi, arkadaşlığı, eğlenceyi kötü bir şeymiş gibi göstermek doğru değildir. Kimse size etrafı yıkın dağıtın demiyor ama sizinkiler sizi çembere kapatarak etrafı tanımanıza da engel oluyorlar, kızım.”
İkisi arasında onları dinlerken o kadar utanmıştım ki yüzümün gerçek manada kızardığını hissedebiliyordum ve bu tarz konuşmaları duymak bile beni sıkıntıya sokmuştu. Sadece utanıyordum.
Sıkıntıdan saç diplerimi kaşıyacağım esnada saçlarımı farkında olmadan geri götürdüm ve yengemin bakışları boynuma döndüğünde nefesimi tutmuştum. Morluğu fark etmişti. Sandığınız gibi bir şey değil diyecektim fakat saçlarımı seviyormuş gibi yapıp çaktırmadan boynumu kapattığında kaşlarını kaldırıp indirdi susmam için. Çok yanlış anlaşılmıştım ve kurtaramıyordum.
Evrenden bir mesajmış gibi telefonum bir kez daha titrediğinde “İstersen sessize al,” dedi amcam ve utancım katbekat arttığında yengem güldü ben ise telefonumu eşofmanımın cebinden çıkartıp kimin mesaj attığına bile bakmadan sessize aldım. Bunu yaparken ikisi de özel alana saygıymış gibi telefonuma bakmamışlardı ve yanlış anlaşılıp anlaşılmama konusuna da bir netlik getiremiyordum içimde. Emin olduğum tek şey yüzümün kıpkırmızı olduğuydu.
Annem ve kardeşlerim salona girdiklerinde “Bir gün bize de gelin,” dedi amcam ortaya sonra bana döndü. “Müge bile bizim oraya yemek yemeye geliyor siz gelmiyorsunuz. Kardeşlerini de al gel kızım, amcanızım ben sizin.”
Annem ile göz göze geldiğimde başını olumlu anlamda sallamıştı, bu da babana haber etmeden gidebilirsiniz demekti. Öte yandan amcam ve yengem bir bebekleri olmadığı için bir çocuğa o kadar hasretlerdi ki bize olan sevgileri kilometrelerce öteden anlaşılırdı.
“Geliriz amca,” dedi Cansu ve Ebru da başını salladığında aynısını ben de yapmıştım. Yengem ve amcam bir süre daha bizde oturmaya devam ettiler ve ben her ne kadar bizimle güzel konuşmuş olsalar da tekrar görüşebilmemiz için aradan bir sene geçmesi gerektiğini biliyordum. Ne olursa olsun ve ne konuşulursa konuşulsun biz bu evde yaşıyorduk, babamın sözünden kolay kolay çıkamazdık. Amcamın evine de lokantasına da gidemeyecektik.
Amcam ve yengem evimizden gittiklerinde telefonumu yatağıma atıp yorganı da üzerine örtmüştüm çünkü gerilmiştim. Babam tarafından yakalanılmayı geçtim kardeşlerim bile bir şey anlamamalıydı. Babam beni akşam konuşması için odasına çağırdığında her zamankinden daha gergindim ama babam elbette ki anlamadı.
Her zamanki gibi kısıtlayıcı konuşmalar yaptı, insanların kötü olduklarından bahsetti, ona göre insanlar düşeceğimiz anı bekliyormuş ve bu fırsatı gördükleri gibi üzerimize binerlermiş. Bedenimizi belli edecek giysiler giydiğimizde erkekleri tahrik ediyormuşuz bu yüzden dikkatli giyinmeliymişiz.
Bunları daha fazla dinleyemeyeceğimi anladığımda ve krize gireceğimi hissettiğimde içimdeki kasvetli hava ile babamın odasından ayrılmıştım. Yeniden yatağıma geçtiğimde telefonumdaki bildirimlere bakabilmek için evdeki bütün ışıkların kapanmasını ve herkesin uyumasını bekliyordum. Öyle baskı altındaydım ki telefonumu normal bir şey için bile açmamıştım.
Serhat da geçtiğimiz hafta mesajlarıma dönmemişti ve o bana yazmadığında hissettiğim endişeyi şimdi onun da duyuyor olabileceğini düşündüm. Onu bekletiyordum ve bekledikçe ben de geriliyordum hatta bir ara onun bu işler için yanlış kişiyi seçtiğini bile düşünmüştüm.
En son herkesin uyuduğuna emin olduğumda telefonumu açtım ama Serhat mesaj atmamıştı.
Bilinmeyen Numara: Bugün ayın biriydi ve sen bizi unuttun.
Şaşkınlıktan yataktan fırlayacağımı hissettiğimde kendime hâkim olmaya çalıştım ve yaptığım tek şey elimle alnıma vurmak oldu. Sıkıntılı bir nefes verdiğimde bugün beni almaya gelmediklerini idrak edebildim üstelik ben bugün Serhat’laydım. Bir hafta öncesine kadar Serhat’ın Siyah Maskeli Adamlardan biri olduğunu düşünmüştüm ama değildi, bunlar bambaşka insanlardı artık anlayabiliyordum.
Bilinmeyen Numara: Bizi ısrarla reddediyorsun, bu da ailenden kayıplar vermenin çok da umurunda olmadığını gösterir.
Ellerim titreye titreye yazdım: Neden birini öldürecekmiş gibi konuşuyorsunuz?
Bilinmeyen Numara: Ailendeki insanları tek tek kaybetmeye başlayacaksın.
Büyük bir korkuyla yatağın içinde kendime sarıldığında ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Polise gidemiyordum, beni yakalıyorlardı. Aklıma amcam geldi, bu illet konuyu ona açabilirdim ama ailemle tehdit ediliyordum. Ne yapacağımı bilemediğimde çaresizlikle son mesajı okudum.
Bilinmeyen Numara: Sabırla bekle.
//
11.04.2026
Sizce Haydar gibi zengin bir adam oğlunu kimsesiz biriyle evlendirmek ister mi? (göz kırpma emojisi)
Haydar’ın evinde iken odanın anahtarını kim iteklemiş olabilir diye soracağım ama bence cevabı herkes biliyordur :)